Gündem

"İŞSİZLİK HAD SAFHADA; TARLALAR, TOPRAKLAR EKİLEMİYOR"

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, partisinin Van, Bitlis, Muş, Hakkari, Şırnak, Batman ve Diyarbakır il başkanlıkları ile bölgedeki kanaat önderlerini ziyaret etti.

İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, yerel seçimlerle genel seçimlerin birlikte yapılması yönündeki söylentilere ilişkin, “Ben Anayasa'yla ilgili Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden parlamenter demokratik sisteme geçiş dışında hiçbir konuda masaya oturmam. Yerel seçimlerin takvimi öne alınır mı? ‘Her 5 yılda bir Mart ayının son pazarında yapılır’ diyor Anayasa hükmü. Onu ancak bir anayasa değişikliği yaparak revize edebilirsiniz ya da düzeltebilirsiniz. O paketin içine onu da koyarlarsa, koymaya çalışırlarsa o ayrı. Ama ben açık ve net olarak söylüyorum; bu şikayet artık siyasi partilere yapılacak şikayet olmaktan çıkmış. Ben Türkiye'nin geleceğine kasteden oyunların parçası olanları millete şikayet edeceğim” dedi.

Dervişoğlu, partisinin Van, Bitlis, Muş, Hakkari, Şırnak, Batman ve Diyarbakır il başkanlıkları ile bölgedeki kanaat önderlerini ziyaret etti. Ziyarette ANKA Haber Ajansı'nın da arasında bulunduğu gazetecilerin sorularını yanıtlayan Dervişoğlu, Doğu gezisi kapsamındaki ziyaret ve görüşmelerine ilişkin şunları kaydetti:

“Halkın ilgisi ve sevgisinin ne olduğunu bizim kadar sizler de müşahede ettiniz. Vatandaşın bu bölgede tutunacak dal aradığını gördüm ben. Çünkü uzunca bir zamandan beri bu bölge iktidarla bir yasa dışı örgüt ya da onun uzantısı bir siyasi partinin arasında sıkışıp kalmış. Dolayısıyla insanlar hem siyasete, siyasetçiye güvenmek hem de karşı karşıya bulunduğu sorunların aşılması noktasında harekete geçilmesini istiyor. Birisinin bölge halkının sesi olmasını istiyor. Bu bölgenin özellikle o bahse konu partinin vekilleri bölge sorunlarından ziyade başka işlerle iştigal ediyorlar. Dolayısıyla halk sorunlarının dile getirilmesini istiyor. Yapmış olduğumuz özel sohbetlere de şahitlik ediyoruz. Bu tür gezilerde bilmediğiniz bir çok şeyi de öğreniyorsunuz. Burası tamamen iktidar tarafından bakıldığında partizanlığın hüküm sürdüğü bölge; diğer taraftan bakıldığında da korkunun hakim kılınmak istediği bir bölgeye dönüşür. Dolayısıyla bir çıkış yolu aranıyor ve bu çıkış yolunun inşası içinde İYİ Parti'ye çok önemli görevler düştüğü kanaatini taşıyor."

Dervişoğlu, bölgeye kendisinin sıkça geleceğini, kendi gelemediğinde de partinin diğer yöneticilerini bölgeye göndereceğini bildirerek, şöyle devam etti:

"Burası bir sorunlar yumağına teslim edilmiş durumda. İşsizlik had safhada; tarlalar, topraklar ekilemiyor. Bölgedeki istihdam alanları partizanlığa kurban edilmiş. İŞKUR üzerinden gelen geçici kadroların bile bedeli mukabilinde pazarlandığını söyledi vatandaşlar. Bunların doğruluk derecesini araştıracağız ve ona göre de müdahil olacağız. Güvenecek siyasetçi arıyor bölge. O güveni oluşturacağımız kanaatini taşıyorum.

“Burada herkes taşıdığı Türkiye Cumhuriyeti devleti kimliğinin ne kadar önemli olduğunu biliyor”

Sonra bu buraya ‘bölge’ deyip Türkiye'den ayrı bir yermiş gibi tanımlamak da son derece anlamsız. Burada herkes taşıdığı Türkiye Cumhuriyeti devleti kimliğinin ne kadar önemli olduğunu biliyor. Özellikle etrafımızdaki gelişmelere bakarak, oralarda olanların neden burada olmadığını değerlendirmesini de o çerçevede yapıyor. Yani insanlarımız devletine güvenmek istiyor. Ama dediğimiz gibi atılmış sıhhat derecesi yüksek adımlar yok. Halk için atılmış adımlar yok. Çözüm süreci diye tarif ettikleri şeyde aslına bakarsanız o sorunu çözmeye taalluk edebilecek bir adım yok. Herkes şu anda bütün siyasi partiler için söylüyorum, özellikle o komisyon çalışmalarına katılanların neyini tartıştığını bilmiyorlar ülkenin. Terörün, teröristin kazanımlarının ne olduğu ya da ne olacağına dair görüşmeler yapılıyor. O yüzden millet ne kazanıyor sorusunun doğru cevaplanması lazım. Biz millete kazandıracak projeleri yaşama geçirmek üzere bu bölgede halkın takdirine ve teveccühüne mazhar olacak adımları atmaya devam edeceğiz.”

“Öcalan, ‘ben bu örgütün lideriyim’ diyerek yeni bir suç işlemiştir, devleti yönetenler de seyirci kalmışlardır”

Dervişoğlu, bir soruya şu yanıtı verdi:

“Devlet bir taraftan PKK'nın silah bıraktığını söylüyor, öbür taraftan hazırladığı raporda da diyor ki 'Silah bırakıp bırakmadıkları takip edilecek'. Bu rapora geçmiş, rapora geçtiğine ve takipten çıkan sonuca bağlı kılındığına göre demek ki devlet aslında silah bırakılmadığını biliyor. Bu terör örgütünün silahlı unsurları nerede? Irak'ın kuzeyinde, Suriye'nin belli bölümünde YPG, PYD ve SDG'nin entegrasyonundan bahsediliyor. Daha sonra İran'a karşı kullanılmak üzere bu grupların sevk idarelerinin ya da farklı coğrafyalara taşınmasının altyapısı oluşturuluyor. Defalarca söyledim; ABD'nin ordulaştırdığı bir grup. Cumhurbaşkanı'nın tescilli beyanıyla 40 bin tır askeri mühimmat ve yardım almış. ABD'nin 40 bin tır silahını Türkiye Cumhuriyeti devletine teslim edeceklerini düşünmek aymazlıktan öte bir davranıştır. Yani silah bırakma işte ama kazana üç tane silah koyunca silah bırakmış sayabilirsiniz. Bir taraftan raporda 'Örgütün silah bırakışını takip edeceğiz' deyip, öbür taraftan da silah bırakmış gibi ödüllendirebilirsiniz. İşte biz aslında o çelişkilere işaret etmeye çalışıyoruz. Yani silahın bırakılmadığını herkes biliyor. Silahın bırakılması demek şu; PKK bir çatı örgütünün parçası. PKK gibi o çatı örgütüne bağlı örgütler var. İran'da PJAK var, Irak'ın kuzeyinde PÇDK var. Bu tarafta YPG-PYD var. Yani siz bunların silah bıraktığını söyleyebilir misiniz? Ayrıca ben hep şunu söylüyorum, batılı emperyalistler açısından bölgede yaşayan Kürtler savaş aparatı olarak görüyor. Biz ise onları eşit ve onurlu vatandaş olarak Cumhuriyet'in kuruluşuyla ödüllendirmişiz zaten. Bu ödüllendirme yapılmış. Doğu ve Güneydoğu Anadolu orijinli insanların büyük bir kesimi de Ankara'nın batısında yaşıyor zaten. Dolayısıyla her isteyen de her istediği şey olabiliyor Türkiye'de. İndiğimiz havaalanının adı Ferit Melen Havaalanı. Kökü kökeni herkes tarafından biliniyor ama kökü ve kökenin yönüyle yadırganmamış. Cumhuriyet onu Başbakanlıkla ödüllendirmiş. Türkiye'de Cumhurbaşkanı olmuş. Türkiye'de bakan, milletvekili olmuş çok sayıda benzer insan var. Dolayısıyla iş dünyasında elde ettikleri mevzi herkes tarafından biliniyor. Yani Türkiye'de eşitlik üzerinden yapılacak herhangi bir tartışma yok. Şimdi yasal düzenlemelere ihtiyaç var. Kim için ihtiyaç var? Bölge halkı için herhangi bir çözüme sebep olabilecek bir arayış var mı? Yasal düzenlemeden kasıt Abdullah Öcalan'ın umut hakkından yararlanabileceği bir düzenleme gerçekleştirmek ve PKK denen eli kanlı örgütün yöneticilerinin toplumun içine karıştırılmasını sağlamak... Yapmak istedikleri doğrudan doğruya bu.

Dolayısıyla biz bu yapılmak isteneni doğru bir biçimde tarif edeceğiz. Aslında devlet tanımlıyor. Raporunda da tanımlıyor. Ben o raporu devlet raporu olarak görmüyorum ama çelişkilere işaret etmek bakımından söylüyorum. Daha önce daha bu komisyon toplanmadan devletin yapmış olduğu raporlamalarda da bu görülüyor. Abdullah Öcalan denen caninin en son 2017'de Süleyman Soylu'nun bakanlığı döneminde örgütünü yönettiğine dair kesin hüküm var. Dolayısıyla suç işlemeye devam ettiğine delalet ediyor. Bugün 25 senelik bir hükümlü diye ona umut hakkından yararlanma imkanı vermiş olsanız bile ya da vermeye çalışsanız bile tutukluluk sürecinde avukatları marifetiyle ziyaretçileri marifetiyle zaten örgütünü yöneterek suç işlediği için bu haktan yararlanabilmesi mümkün olmayacak. Abdullah Öcalan bana göre suç işleme tarihine baktığınızda komisyon toplantısının, komisyon meselesinin gündeme geldiği süreçte 'Ben bu örgütün lideriyim' diyerek yeni bir suç işlemiştir. Devleti de yönetenler onun bu suçu işlemesine seyirci kalmışlardır. Dolayısıyla Abdullah Öcalan'ın özgürlüğüne kavuşturulmaya çalışılması hali bile abeste iştigaldir bana göre. Çünkü devlet her şeyin aslını biliyor. Abdullah Öcalan'ın suç işlemeye devam ettiğini de biliyor. Ama devlet ya da devleti yönettiğini zannedenler buna bir yasal düzenlemeyle çözüm bulacaklarını söylüyorlar ise şayet o zaman bir yasal düzenleme ya da işte anayasal bir takım düzenlemelere ihtiyaç vardır diye devleti suç ortağı yapmasınlar. Millete sorsunlar. Referandum yapsınlar. Bu millet Abdullah Öcalan sokağa çıksın istiyor mu, istemiyor mu? Referandum yapsınlar. Devlet Bahçeli gibi ‘Meclis kürsüsüne gelsin konuşsun’ diyor mu, demiyor mu millet? Keza bu örgütün üst düzey yöneticileri halkın arasına ellerindeki kanla karışsınlar mı, karışmasınlar mı; Millete sorulsun. 'Yok, onu da yapamıyoruz' diyorsa, Cumhurbaşkanı kendisine verilmiş yetkiden yararlansın. Çıkarsın kalemini Abdullah Öcalan'a özgürlük bahşetsin. Bütün bunlar dururken TBMM'yi yasal düzenlemeyle, anayasal düzenlemeyle, komisyon marifetiyle suç ortağı yapmaya kalkışmak devlet yönetme anlayışıyla bağdaşan bir tutum değildir. Dolayısıyla biz bunu millete anlatmaya devam edeceğiz. Söylediklerimizde bir çelişki yok ama yaptıkları neresinden bakarsanız bakın baştan aşağı çelişkidir.”

“Terörsüz Türkiye sürecini Erdoğan'ın kapsamlı bir sahiplenme içinde olduğunu zannetmiyorum”

Dervişoğlu, bir soru üzerine, süreci Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın kapsamlı bir sahiplenme içinde olduğunu zannetmediğini bildirerek, şunları söyledi:

"O mutlaka ölçtürüyordur bunu. Devlet Bahçeli istedi oldu demek de yanlış bir yaklaşım. Bunu zaman zaman biz de söylüyoruz ama aslında her şeyi Abdullah Öcalan istedi ve oldu. Komisyonun kurulmasını Abdullah Öcalan istedi. İmralı ziyaretinin yapılmasını Abdullah Öcalan istedi. Statüyü Abdullah Öcalan istedi, yasal düzenlemeleri Abdullah Öcalan talep etti. Umut hakkını Abdullah Öcalan aslında gündeme getirdi. Bunun sadece sözcülüğünü Devlet Bahçeli yaptı. İşte ben onun için her yerde söylüyorum. Abdullah Öcalan'ın dilek ve temennilerini ya da taleplerini Devlet Bahçeli seslendirdiğine göre ikisinin arasında bir kırmızı hat vardır demektir. Birisi Meclis'e ya da Balgat'taki makamında, diğeri de İmralı'daki cezaevinde olduğuna göre bu kırmızı hattın birileri tarafından inşa edilmiş olması gerekir. Ben hattın olduğuna eminim. O hattı inşa edenlerin kimler olduğunu merak ediyorum. Ortadaki gelişmelere baktığınızda bu hattın mimarlarından birinin de Tayyip Erdoğan olabileceği ihtimali belirginleşiyor. Çünkü Tayyip Bey, Devlet Bey'e konuşturuyor Abdullah Öcalan’ın taleplerini. Ondan sonra halkın tepkisini ölçüyor. Meclis'teki dengelere bakıyor. Ona göre kendi işine gelen anayasal birtakım düzenlemeleri de bu paketin içinde gerçekleştirmeye çalışıyor.

Şimdi bu yaptıkları yabancısı olduğumuz bir şey değil. Bu Meclis uzunca bir zamandan beri kod kanun çıkaramıyor, torba kanun çıkarıyor. Yani bir torbanın içinde Abdullah Öcalan’ın özgürlüğüyle Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına devamı durumu söz konusu olur ise şayet Tayyip Bey bundan yararlanmak isteyecektir. Muhalefet partilerinin durumuna da bakmak lazım. CHP de sistemden kaynaklı olarak kendi oylarını yüzde 50 artı bire tamamlamak için DEM Parti'yi ya da onun uzantısı olduğu örgütü istifade edilebilecek bir siyasi aktör olarak görebilir. Biz bu pazarlıkların hiçbirinin içinde yokuz. Onun için ben diyorum ki hepsi bir tarafa biz tekiz.”

“Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden parlamenter demokratik sisteme geçiş dışında hiçbir konuda masaya oturmam”

“Yerel seçimlerle genel seçimlerin birlikte yapılabilmesi için iktidarın anayasa teklifi sunacağı yönünde iddialar var. Siz böyle bir anayasa teklifi gelirse destek verir misiniz?” sorusuna Dervişoğlu şöyle yanıt verdi:

“Ben anayasayla ilgili Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden parlamenter demokratik sisteme geçiş dışında hiçbir konuda masaya oturmam. Yani önümüze gelirler, parlamenter demokratik sistemi konuşalım derlerse nayasa için konuşuruz. Onun dışında İYİ Parti elbette ki Anayasa Komisyonu'nda görevini yerine getirir. Yani Anayasa Komisyonu'na girmemezlik yapamayız. Bizim bu komisyona, yani barış dayanışma vesaire dedikleri komisyon raporunda; PKK'ya terör örgütü diyemeyen komisyona raporunda, bir kere bile Türk milleti ibaresi geçiremeyen bu komisyona neden karşı olduğumuz belli. Yani komisyonun başkanı TBMM'nin Başkanı komisyon raporunun altında siyasi partilerle birlikte kendisinin imzası var. Komisyonun sevk yazısını TBMM’ye gönderen de kendisi. Yani Meclisi'nin Başkanı, Meclisi Başkanına komisyon havale etmiş oluyor. Dolayısıyla bu komisyona neden ‘korsan komisyon’ dediğimiz aslında belli. Yani böyle bir şey yok. Şimdi düşünebiliyor musunuz? Anayasa Komisyonu Başkanı olarak Numan Kurtulmuş, Plan Bütçe Komisyonu Başkanı olarak işte Numan Kurtulmuş, Adalet Komisyonu Başkanı olarak Numan Kurtulmuş, Sanayi Komisyonu Başkanı olarak Numan Kurtulmuş. Tamam kardeşim anladım, Meclisi'i yok sayıyorsunuz da bu milleti enayi zannetmeyin. Yani TBMM'de Numan Kurtulmuş'un yapacağını yapacak kimse bulamamışlar.

“Bu şikayet artık siyasi partilere yapılacak şikayet olmaktan çıkmış”

Yani oradan gelip işte bunu da yaparlar mı? Yerel seçim birleşir bir şey olur mu? Yerel seçimin takvimi öne alınır mı? ‘Her 5 yılda bir Mart ayının son pazarında yapılır’ diyor Anayasa hükmü. Onu ancak bir anayasa değişikliği yaparak revize edebilirsiniz ya da düzeltebilirsiniz. O paketin içine onu da koyarlarsa, koymaya çalışırlarsa o ayrı. Ama ben açık ve net olarak söylüyorum: Bu şikayet artık siyasi partilere yapılacak şikayet olmaktan çıkmış. Ben Türkiye'nin geleceğine kasteden oyunların parçası olanları millete şikayet edeceğim. Artık hiç kimse benden oturduğum yerde muhalefet yapmamı beklemesin. Ankara'da ne konuştuysam bölgede de aynısını konuştum. Van'da, Muş'ta, Bitlis'te, Hakkari'de, Şırnak'ta, her yerde aynısını konuşuyorum. Yani gönüle göre değil benim sözlerim. Ben oy avcılığı yapmıyorum. Ben bu memleketin hakkını savunuyorum. Ve artık hattın değil, sathın korunması, müdafaa edilmesi gerektiğine inanıyorum.”

“Türkiye bir yangın yerine dönmüş durumda”

Dervişoğlu bir soruyu yanıtlarken, sokak güvenliği konusunda da son derece zafiyet içerisinde olunduğunu söyledi. Kadın cinayetlerini, çocuk cinayetlerini, akran cinayetlerini hatırlatan; uyuşturucunun ilkokul, ortaokul bahçelerinde satılmaya başlandığını ifade eden Dervişoğlu, "Elbette ki böyle bir yönetim anlayışı her yerde zafiyetleriyle kendini gösterir. Dolayısıyla meseleye sadece PKK terör örgütü boyutuyla bakmamak lazım. Türkiye bir yangın yerine dönmüş durumda. Ve aslında bütün bunların neden kaynaklandığını da bu ülkeyi yönetenlerin bildiği kanaatini taşıyorum. Yani tedbir alabilecek pozisyonda değiller bana göre. Çünkü suç işleyenlerin siyasi kimliklerine göre soruşturmalar, kovuşturmalar ve yargılamalar yapılıyor. Böyle bir şey söz konusu olduğunda işte bu PKK denen cani örgütü ve onun cani kurucusunu kurtarabilmeyi planlarken bazıları aynı zamanda kendi katillerini de himaye etmesi muhtemel adımları atmaya hazırlanıyorlar. Yani madem o katili çıkarıyorsunuz araya benim katilim de kaynasın diye. Benim ne demek istediğimi onlar anlıyor” diye konuştu.

“Gıda enflasyonundan da öte Türkiye bir açlık ile karşı karşıya kalabilir”

Gıda enflasyonuna ilişkin soruya ise Dervişoğlu şöyle yanıt verdi:

“Gıdaya erişilebilmesi için tarımın ayakta tutulması lazım. Bugün tarlalar ekilemez haldeyse, çiftçi 1 trilyon 300 milyar borçluysa, borç batağına batmışsa, çiftçiye destek amacıyla kurulmuş Ziraat Bankası'nın faiz gelirleri yüzde 97 artmışsa, çiftçi Ziraat Bankası'na 323 milyar faiz ödemişse ve çiftçi önünü göremiyorsa elbette ki üretemeyecek. Hayvancılık da aynı durumda. Yani gübreye yakın zamanda gelen zam yüzde 30'un üzerinde. Bu hükümet biliyorsunuz iş başına geldiği andan itibaren gübre fabrikalarından kurtuldu. Gübre fabrikalarını kapattı ya da sattı. Türkiye tamamen gübre ithalatına teslim edilmiş durumda. Tohum ithalatına teslim edilmiş durumda. Hayvancılık ucuz et temin edilebilmesi amacıyla yine ithalata teslim edilmiş durumda. Böyle bir durum içerisindeyseniz o zaman bu alandaki üretimsizlik aslına bakarsanız bir milli güvenlik sorumludur. Türkiye'nin gıda fiyatlarında astronomik enflasyon beklentisinin dışında bir açlık tehlikesiyle de karşı karşıya bulunduğu gerçeğini yadsımamak icap eder. Yani Türkiye'nin kapısında bu tehlike. Dolayısıyla bunun aşılabilmesi için yasaların da işletilmesi lazım. Türkiye'nin milli gelirinin 1,5 trilyon olduğu söyleniyor. Yasal düzenleme yapılmış bunun yüzde 1'inin çiftçiye destek olarak verilmesi için. Bu 15 milyar dolara tekabül ediyor. Devletin çiftçiye vermiş olduğu destek bunun dörtte birinden az. Dolayısıyla bu ülkenin çiftçisi devletten alacaklı durumda şu anda. Ayrıca hayvancılıkta da aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğunuzu görüyorsunuz. Türkiye etin en pahalı satıldığı ülke. Yani bu ülkede et fiyatlarının Londra et fiyatlarından yüksek olmasının kabul edilebilir bir tarafı var mı? Üstü üstüne koyduğunuzda tarımın özellikle sabote edildiği gerçeğiyle buluşuyorsunuz. Şimdi düşünün 3,5 milyar litre mazot kullanıyor Türk çiftçisi, tarım alanında üretim yapmak için. 3,5 milyar litre kullanan çiftçiye siz 20 milyar mazot desteği veriyorsunuz ama ondan KDV ve ÖTV olarak 100 milyar lira vergi alıyorsunuz. Yani kaşıkla verip kepçeyle alıyorsunuz. Çiftçinin kullandığı mazottan ÖTV ve KDV'nin mutlak surette kaldırılması lazım. Aksi takdirde çiftçinin önünü görebilmesi mümkün değil. Beslediği hayvana yem olsun diye yonca ekemeyen bir sektörden bahsediyoruz. Onun için Türk tarımının bu hükümet tarafından düşürüldüğü durum bir milli güvenlik problemine dönüşmüştür. O sebeple gıda enflasyonundan da öte Türkiye bir açlık ile karşı karşıya kalabilir. Yani bir komplo teorisi kurmuyorum. Realiteler üzerinden tanımlama yapmaya çalışıyorum.”