KABUĞUNDA YER VAR mı SEVDA?..

KABUĞUNDA YER VAR mı SEVDA?..

Bağrına buzdan bir kılıç saplanmışçasına yaralıydı sanki gökyüzü... “Yar” teninde yürek yanığı gibi, grinin en dertli tonunda is lekesini andıran zalim bir pus vardı havada...
İsyan hallerimde derim ya her zaman; “beni benden alan belalı havalar”dır bunlar ne çare?.. Ve belki de hava bahane, beni benden alıp götüren kabuk tutmuş o yara!..
Gökyüzünde anıların eskimiş sesleri ve bulanıklaşmış görüntüleri birer hayal ürünü gibi iz bırakıyor gibiydi dün sabah!..
Kim bilir; Damgamız vurulmuş eski albümler, ayrılık gözyaşlarının hep ıslak tuttuğu mendiller ve anılarımızı hissettiğimiz siyah-beyaz filmler zamanıdır bu zaman...
İşte bu yüzden bakınca yağmur haberi veren dünkü havaya, içimden seslenmek istedim uzaktaki yâre; “kabuğunda bana da yer var mı ey sevda?..”
Ya da “inat, kalbinde garipler mezarlığı mıdır ey zalim” dedim içimden?.. 
Ne desem sesimi duymuyor belli ki... Gözleri başka manzaralarda, sesi uzak vadilerde, kulağı garip tınılarda ve en acısı da yüreği başka sevdalarda mı, kim bilir?..
Velhasıl, güneşin gökten saklanışı gibiydi dünkü havalar... İşte bu yüzden ortadan ayrılarak; omzu yıkık çocukların hüzünlü bakışları gibi her birimiz bir yana düşmüştük dün de!..
Rüzgarda savrulan ağaç dalları gibi, kendimi eski bir sallanan koltukta, anıların çılgın dalgalarına bırakmaktı en iyisi... 

‘Uzatıram elim tutmaz!.’

Ben yüreğimde “yar”la uyanırken her sabah, önce gökyüzüne bakarım her zaman... Gökyüzü günün aynasıdır gidişatı belirsiz sabahların...
Kaderimi de görürüm gökyüzünün baktığı pervasız fallarda!.. Sis belirsizliği, bulutlar hengameyi, mavilik sevdayı, grilik hüznü, kuşlar haberi anlatır bana... Ve boynu bükük yağmurlar adı konulmamış, faili meçhul sevdaları!..
Zihnim gibiydi, hava karmaşıktı dün sabah... Hüzün sırtını efkara dayamış, yağmurun yakasından tutmuş sarsıyordu rüzgar!..
İşte bu manzara set çekiyordu yalnız sevdama değil, hayallerin yârine de her an... Uzakta çünkü o; ne tuhaf, hem bende olan, hem benden olan!..
Dilimden savrulan gazel nağmelerinin gökyüzünde kayboluşu kadar uzakta çünkü yar!.. Bedeni değil, en zulmedeni de, benden habersiz yüreği uzakta...
Uçsuz bucaksız göklerde, bir beyaz örtünün üzerinde halay çekercesine, narince kanat çırpar gibi uzaktı bana yar... Heyhat!.. O zalim türkü bu yüzden mi hiç düşmüyordu dilimden; 
“- Yar uzakta gözüm görmez, uzatıram elim yetmez... 
- Hasretini çektiğime, sözlerim çok dilim dönmez...”

Lal olmuş hayaller!..

Hava pusun içinde pranga takacak yürek arıyorsa o anlarda, ne çare, isyankar notalardan da ne yazık ki kan damlıyor yüreğime... 
Sonra da diyorum ki hiç bitmeyen nakaratlar gibi içimden; “yüreğimin eskimeyen sesi nerede söyle yar?..”
Yanıt yok adresiz belirsiz mektuplar gibi!.. Lal olmuş hayalde hapsettiğim yar!.. İşte o yüzden mi görünmez, uzaklar kadar?..
Karla kaplı uçsuz bucaksız ovalar, buz sarkan sarp kayalıklar ve bazen de sanki soğumuş göllerin üzerinde yalnızlık hapsinde bir beyaz beyaz güvercin gibi neden ıraktasın yar?..
Bak işte; Sevda saklanmış kanatlarında, konacak dal bulamayan kuşlar gibi kalbinin rotasını ararcasına düşlerim de masumdu dün sabah...

Göğsümde sevda yumruğu!.. 

“Sevmiyorum” dedim ya, dalında kırılmış “bu havaları?..”
Ne çare ve ne tuhaf ki, içine saklanası da geliyor insanın... Yolunu şaşırmış kalpleri sahiplenerek sanki derdine yoldaş da ediyor bu havalar?.. 
İşte bu yüzden mi acaba; anıların uzaklarına kulaç atası, bozkırlara kanat çırpası ve antik mağaralarda iz bırakmış sevda çığlıkları gibi yankı yaratası geliyor insanın...
Dün de ne yaptıysam, çıkamadım üstüme kül elercesine işkence yapan havanın mahpus gibi cenderesinden... 
Ve çaresiz yağmura, gökyüzüyle adeta alay eden kar tanelerine rest ekercesine sahile attım kendimi... Çünkü bir yârin eline geçer de belki, denize atmak istedim derdimi... 
Çünkü rüzgara bırakmak istedim beklentimi ve yollara nakşetmek istedim o derin çaresizliğimi!..
Tenimde titreyen heyecanlar, gözlerimde garip arayışlar, dilimde bir eski Urfa gazeli ve hayallerimde yine “yar” vardı çünkü...
Elim cebimde, yüreğim zihnimde söylenip durdum kendi kendime; “Uzaktasın, yoksun anladım da ey zalim!.. Söyle, göğsüme hiç durmadan vuran bu vicdansız kim?..”
Yanıt bulamadım yalnız yollarda... Yağmur taneleri saçlarıma vura vura zihnimin rotalarında sellere döndü... Rüzgarın hapsettiği tenime bir tokat gibi yapıştı benliğim... 
Dedim ki kendi kendime; “insanın saklanacağı tek kabuk yüreğidir; unutma, sabır sevdanın da eğilmeyen direğidir!..”


https://twitter.com/FARACYAZIYOR
https://www.facebook.com/mfarac