ÇOK KORKULDU ama SARAY REFERANDUMA GİDEMEZDİ

ANALİZ

Çok korkuldu ama saray referanduma gidemezdi

Dokunulmazlıklarla ilgili anayasa değişikliği CHP'nin son anda verdiği destekle “referanduma gerek olmadan” kabul edildi.
CHP'nin gerekçesi “Erdoğan'ın referandum oyununu bozmak” olarak açıklandı.
CHP Genel Başkanı dokunulmazlıklar konusunda yapılacak bir referandumun ülkede gerginlik yaratacağını belirterek bazı arkadaşlarından evet oyu kullanmalarını istediği belirtidi.
Oysa CHP'nin bu korkusu yana göre yersizdi. Çünkü saray bir referandumu göze alamazdı.
Başından beri bunu düşünüyordum, ama ne zamanki Erdoğan “Meclis'te 367 bulunmazsa o zaman millete sorarız” dedi işte o zaman bu konudaki görüşümün doğru olduğuna inandım.
Meclis'te ilk tur oylamada CHP destek vermediği için dokunulmazlıklarla ilgili anayasa değişikliği 367'nin atında kaldı.
İkinci tur da böyle olsa Cumhurbaşkanı ya değişikliği veto edecekti ya da referanduma gitme kararı alacaktı.
Ancak ikinci tur oylamaları yapıldığı ve henüz sonuç alınmadığı sırada Erdoğan canlı yayında “367 çıkmazsa millete sorarız” deyiverdi.
Bu bana göre bir tehditti.
Cumhurbaşkanı bu açıklamasıyla çok ciddi suç işledi aslında.
Hem hukuk hem anayasa açısından üstelik.
Yasama konusundaki en yüce makam olan Türkiye Büyük Millet Meclisi henüz karar almadan, cumhurbaşkanı oylamaya müdahale etti ve “yoksa kötü olur” tehdidini savurdu.
Sarayı bu kadar vahim bir açıklamaya iten “referandumu göze alamayacak” olmasıydı aslında.
Gidemeyeceği bir referandumu tehdide çevirerek CHP'nin oyunun değişmesini sağladı.
CHP yönetimi “referandum tehlikeli olurdu, ülke çok gerilirdi, biz sarayın bu oyununa engel olduk” diyor ve bu açıklamalar mantıklı gibi geliyor ama sarayın da bir referandumu göze alamayacağı çok açık bir gerçekti.
Böyle olmasa bütün riski göze alıp suç niteliğindeki bu açıklamayı yapabilir miydi?
Sarayın “Referandumda halkın yüzde 80'i evet derdi” sözleri sadece züğürt tesellisidir. Her şey bittikten sonra bu tür açıklamalar yapmak kolaydır.
Oysa bir de yaşayacaklarımızı düşünelim;
Referandumda CHP'nin “hayır” propagandası yapmayak “evet” için de çaba harcamayacak, işi oluruna bırakacaktı.
AKP ve saray nasıl propaganda yapacaktı?
“İşte dokunulmazlıkları kaldırıyoruz” diyebilecek miydi? Hayır.
Peki ne yapacaktı?
Sadece HDP üzerine yoğunlaşacak, Meclis'teki teröristlerin atılması gerektiğini söyleyecekti.
Bu toplumun birçok kesiminde kulağa hoş gelse de AKP'nin Kürt halkıyla ilişkisine ağır hasar vereceği gibi, HDP'nin ve dolaylı olarak PKK'nın çok sert karşı propagandasına da yol açacaktı.
Bu sert karşı çıkışın terörle besleneceğini de tahmin etmemek saf dillik olur.
Yani referandum sürecinin kanlı geçeceğini söylemek şaşırtıcı değil.
Böylelikle referandum AKP ile HDP-PKK arasındaki bir savaş haline gelecekti.
Sonuçta elbette “evet” daha fazla çıkacaktı ama kaybeden de AKP olarak olacaktı.
Bu durumu saray da çok iyi biliyor.
İşte bu yüzden gidemeyeceği bir referandum nedeniyle karizmasının çizilmesi yerine “referanduma giderim haaa” tehdidiyle CHP'yi korkuttu.

BUNU YAZMAK GEREK

CHP temel hatayı dokunulmazlık konusuna girerek yaptı

Açık söylemeliyim ki CHP dokunulmazlıklar konusunda çok ciddi hatalar yaptı.
Başta genel başkanı olmak üzere birçok milletvekilini AKP'nin talimatla iş yapan savcılarına karşı çırılçıplak bıraktı bu biiir.
İlk tur oylamada 367 desteğini sağlamadığı için “PKK ile işbirliği içinde” bir görüntü vermiş gibi oldu ve AKP'nin bel altı vuruşlarına hedef oldu bu ikiiii
İkinci turda 367 desteğini sağlayarak “korkan ve yine çark eden” parti durumuna düştü ve yine AKP'nin bel altı vuruşlarına maruz kaldı bu üüüüç.
Şimdi konumuza gelelim;
CHP dokunulmazlıklar konusuna ilk andan hiç karışmamalıydı.
AKP'nin amacı belliydi. Meclis'teki HDP'lilerin önce dokunulmazlığını kaldırmak sonra mahkûm ederek milletvekilliklerini düşürmek ardından da bir ara seçim yaparak başkanlık için eksiği olan 14 milletvekilini çıkarmak.
Ancak AKP bunu tek başına yapamazdı. CHP'nin desteğine ihtiyaç vardı, aksi takdirde 367 sayısını bulamıyordu.
CHP bu konuda karar veremedi. Sonra bir anda “en kötü” kararı verdi. Sadece HDP'lilerle ilgili olan dokunulmazlık konusunu “genele” yaymaya kalktı.
Buna o sırada Başbakan olan Davutoğlu “hodri meydan” diye cevap verdi.
(Parantez açayım. Bu hodri meydan, sarayın hiç hoşuna gitmedi. Davutoğlu'nun azledilmesinde bunun büyük katkısı vardır.)
“Tüm dokunulmazlıklar kaldırılsın” gibi akıl dışı bir popülizmin esiri olan CHP “hodri meydan” çağrısına çaresizce katılmak durumunda kaldı.
Sonuçta tüm dokunulmazlıklar değil, sadece fezlekesi olan milletvekillerinin dokunulmazlığı kaldırıldı. Ne tuhaftır ki üç muhalefet partisinin genel başkanı hakkında (nedeni ne olursa olsun) fezlekeler olduğu halde AKP Genel Başkanı hakkında tek fezleke bile yok.
Böylelikle dokunulmazlık popülizmine saplanan CHP ve MHP kendi genel başkanlarını kendi elleriyle AKP savcılarına karşı savunmasız hale getirdi.
Oysa en başta yapılması gereken ve AKP'ye denmesi gereken şuydu; HDP'lilerin dokunulmazlığını mı kaldırmak istiyorsun. Elini tutan yok, buyur kaldır, sayısal gücün zaten buna yetiyor, beni niye karıştırıyorsun?
Bu AKP'nin işine gelmiyordu. Çünkü bu durumda HDP'lilerin dokunulmazlığını tek tek kaldırmak zorunda kalacaktı, bu da 4-5 aylık bir süreç. Oysa sarayın buna tahammülü yok, bir çırpıda işi bitirmek ve amacına ulaşmak istiyordu.”
Tabii bazı CHP'liler “O zaman bize teröristleri destekliyorsunuz karalaması yapılacaktı” diyebilir. Hayır diyemezdi. Çünkü CHP buna karşı “Biz de dokunulmazlıkların kaldırılması için oy veririz, sadece bu işi kuralına uygun olarak yapalım, durup dururken anayasa ile onamayalım” derdi.
İşte o zaman AKP'nin eli kolu bağlanacaktı.

BAŞIMDAN GEÇENLER

İçişleri Bakanının Valiye “fırça attığı” boğaz yemeği

Geçen hafta Beylerbeyi'nde Mazhar'ın Köy kahvesinde iş dönüşü akşam çayı içiyorum.
Mazhar “İçişleri Bakanı Efkan Ala yandaki lokantaya yemeğe geliyor, yola arkanı dönme ayıp olur” diye takıldı, gülüştük.
Çayımı içene kadar bakan bey gelmemişti, ama etraf polis kaynıyordu, normal trafikte görmediğimiz trafik polisleri telaşla akşam saatlerinde kilitlenen Beylerbeyi trafiğini trafiğini açmaya çalışıyordu.
Sonunda bakan bey gelmiş. Yanında Adalet Bakanı Bekir Bozdağ ve İstanbul Valisi Vasip Şahin.
Oturmuşlar yemeğe, sohbete dalmışlar.
Tam bu sırada, Beylerbeyi iskelesinin önünde birkaç genç önce ağız dalaşı yapmışlar sonra da kavgaya tutuşmuşlar.
Beylerbeyi'nde hiç alışık olmadığımız bir durum bu.
Tabii gürültüler yükselince İçişleri Bakanı da kalkıp bakmış “ne oluyor” diye.
Ve nedense çok sinirlenmiş ve valiye doğru “Yahu kardeşim bu ne rezalet burada karakol falan yok mu, asayişi böyle mi sağlıyorsunuz, şunlara hemen müdahale edin, hepsini toplayın götürün” diye bir güzel fırça atmış.
Ala, kendi korumaları kavgaya doğru yönelince “durun siz karışmayın, buranın polisi gelsin halletsin” diyerek onları da durdurmuş.
Vali alı al moru mor polislere talimatlar vermeye başlamış, zaten çevre güvenliği alan polisler ilk müdahaleyi yapıp kavgacıları ayırmış sonra da karakola götürmüş.

KAFAMI BOZAN ŞEYLER

Şehitlerden CHP'yi sorumlu tutmaya kalkmak ahmaklıktır

CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu'na yumurta atılması planlı programlı bir “terör” eylemidir.
Kimse kendini “vatandaş kendini tutamadı” diye kandırmaya kalkmasın.
Şehit cenazesine yumurtayla gelmek akıl dışıdır. Birileri “Adam Kılıçdaroğlu'nu görünce bakkaldan yumurta almış olamaz mı?” diyemez derse de komik olur.
Yine bir başka şehit cenazesinde Kılıçdaroğlu'nun gönderdiği çelengin kaldırılması da aynı kapsamdadır.
Bir şehit yakınının iktidarın ülkeyi kana boğmasını görmeyip de bu konuda hiçbir etkisi ve yetkisi olmayan muhalefet partisini suçlamaya kalkması öfkeyle değil ahmaklıkla açıklanabilir.
İktidar kendi yarattığı “kanlı ortamı” gözlerden kaçırmak için her zamanki gibi muhalefeti suçlamakta ama bu kez ipin ucunu kaçırarak işi fiili saldırıya da dönüştürmektedir.
İktidar son dönemlerdeki uygulamalarıyla “sonun başlangıcı” sürecini başlatmıştır bana göre.
CHP artık korku ve endişeyi üzerinden atarak “sivil dinamikleri” harekete geçirerek bu bel altı saldırıları geri püskürtecek stratejiler geliştirmek zorundadır.
Bu, ülkenin gittiği sonu uçurum olan karanlık yolda asla gecikilmeden yerine getirilecek bir vatanseverlik görevidir. Bunu kimse unutmasın.

ÇOK GÜLDÜM

Tam bir akıl tutulması; AKP sanki başkan seçmiş gibi davranıyor

İktidar partisi dün tarihi! bir gün yaşadı.
Yandaş bütün kanalların saatlerce yaptığı canlı yayında 75 milyonun gözünün içine baka baka sanki bir genel başkan seçiyorlarmış, bu seçimle AKP'de yeni bir önem başlayacakmış, Türkiye refaha erecekmiş gibi sevinç çığlıkları attılar.
Bu nasıl bir akıl tutulmasıdır, millete “bidon kafalı” muamelesi yapmaktır anlamak mümkün değil.
Gün boydu yandaş yalaka takımının “Binali Yıldırım güzellemelerini” okudum, dinledim.
Meğer Binali Yıldırım'ın gelmesi partiyi güçlendirecekmiş, büyük hamleler yapılacakmış, artık bir mühendis başbakanımız varmış ve çok büyük yeni yatırımlara girişilecekmiş.
Peki, nerde kaldı “çift başlılık olmaz” lafları?
Binali Yıldırım'ın sanki gerçek başbakanmış gibi bu kadar yüceltilmesi sarayın karizmasını çizmeyecek mi?
Büyük bir sahtekârlıkla karşı karşıyayız.
Bir yandan “çift başlılık olmayacak, yetki halkın seçtiği kişide olacak” masalları anlatılıyor, diğer yandan atanan bir kişinin nasıl her şeyin hakimi olacağı nutukları atılıyor.
Şurasını unutmayın; bütün bu olanlar güç sarhoşluğunun sonucudur.
“Artık bu ülke bizim, 100 yıllık parantezi kapatıyoruz” şımarıklığıdır.
Bu kadar başı dönenlerin dengelerini yitirip aşağı düşmeleri kaçınılmazdır.
Tarih bu gerçeği bize kim bilir kaç kere gösterdi, yine aynısı olacaktır.
Bu şımarıklık hiçbir zaman affedilmemiştir.


https://twitter.com/can_atakli_