YERLİ ÜRETİM ve TOPLUMSAL BİRLİK

YERLİ ÜRETİM ve TOPLUMSAL BİRLİK

NATO üyeliği, Marshall Planı, Truman Doktrini, ABD’li uzmanların Türkiye’ye gelmesi, Milli eğitim bakanlığı, talim terbiye kuruluna atanan Amerikalı başkan ve uzmanlar...

Siyasal İslam, Yeşil Kuşak projesi, askeri darbeler, katledilen aydınlar, yazarlar ve gazetecilerimiz...

Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)  projesi, Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi(GOKAP) projesi, El-Kaide, El-Nusra, Taliban, PKK, PYD, IŞID, terör örgütleri...

11 Eylül saldırısı, Afganistan’a müdahale, Körfez Savaşları, , Irak’ın işgali, Arap baharı, Suriye krizi, IŞID’ın bölgede yayılması, Suriye’nin parçalanma noktasına gelmesi, Irak’ın toprak bütünlüğünün resmileşmeye başlaması...

Bütün bunların tesadüf olduğunu, bir biriyle bağlantısı olmadığını söylemek çok hayalcilik olur.

Bütün bunların arkasında küresel güçler, çok uluslu şirketler, büyük devletler veya emperyalist devletler diye nitelenen güç odakları olduğu bir gerçektir. Bütün bunların altında yatan asıl neden ekonomidir.

Küreselleşme dediğimiz süreçte çok uluslu şirketler,ulus-devletleri kazançlarının önünde engel olarak görmektedir. Bu yüzden ulus-devletleri parçalayıp, etnik, din ve mezhebe göre küçük küçük devletçikler haline getirmek istiyorlar. Dünyanın kimi zenginleri, dünyada devlet sayının artacağını söylemektedir. Bu yönde politikalara destek verdiklerini, düşünce kuruluşu ve vakıflar aracılığı ile de çalışmalar yürüttükleri bilinmektedir. Bu sistemin temsilci olan ülkeler dünyanın süper güç dedikleri, Amerika, Rusya, Çin, Japonya, Almanya, Fransa gibi sanayileşesini tamamlamış, pazar, ucuz hammadde ve ucuz iş gücü yarışında olana ülkelerdir. Gelişmiş ülkeler, ürettikleri politikalarla ulus-devletlerin toplumsal yapısını parçalamak için uğraşırlar. Ulus-devletlerde yarattıkları iç sorunlarla, gelişmelerini engellerler. 

Yukarıda saydıklarımızı aşağı yukarı herkes bilmekte ve görmektedir. Dünya çapında yürütülen bu planlara nasıl karşı çıkmalı? Bir ulus-devlet tek başına bu düzeni tersine çevirmesi veya yok etmesi mümkün mü?

Bir ulus-devlet tek başına dünya düzeni değiştirmeye gücü yetmeye bilir ancak, bu planlara karşı güçlü durabilir. Bunun örneğini Türkiye olarak en iyi bilen ülkelerden biriyiz. Kurtuluş Savaşı, emperyalizme karşı verilmiş en önemli savaşlardan biridir. Dünyada emperyalizmi dize getiren üç ülkeden biriyiz. Bu yönüyle bölge ülkelere de umut ışığı olmuştur. Kurtuluş Savaş’ından sonra yürütülen ekonomik program kurtuluş mücadelesinde ki mantığın aynı şekilde ekonomide de uygulanmasıdır.  

1923-1938 yılları arasında uygulanan ekonomi politikasının temeli “Yerli Üretimdir” Bir ülkenin asıl gücünü teşkil eder. Bir ülkenin, yabancı ülkelere karşı elini güçlü kılan en büyük güçtür, yerli üretimdir. Atatürk daha Kurtuluş Savaşı’nın sürdüğü dönemde yerli sanayi, yerli tarım ve hayvancılık, bilim, eğitim, sağlık, enerji ve ulaştırma konularında çalışma başlatmıştır. Atatürk, savaşın hemen sonrası iktisat kongresi toplamış vekongrede ülkenin ekonomi politikası belirlenmiştir.Atatürk biliyordu ki, tam bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlık ile mümkündü. Bu yüzden ekonomide de bağımsızlık savaşı başlattı. Asıl savaşın da bu olduğunu sık sık söylüyordu. Kurtuluş Savaşında elde edilenin başarının kalıcılığını sağlayacak olan ekonomide sağlanacak başarı olacaktır.

Demek ki ulus-devletin güçlü durabilmesinin birinci koşulu yerli üretim olduğunu gördük. Özellikle emperyalist politikaların ülkemizde etkisini göstermeye başladığı 1950’den sonra yerli üretim, azalır veya biçim değiştirir. Yerli sanayi ve yerli üretimi koruyan İthal-İkame politikası delinmeye başlar. Ağır sanayi ve temel sanayi gelişmesi yavaşlar. 24 Ocak 1980 ekonomik kararları ile yerli üretim ve sanayi ağır bir darbe alır. AB gümrük birliği ve son 14 yılda uygulanan politikalar yerli üretim ve sanayi için adeta yıkım niteliğinde olmuştur. Ekonomi de kırılma tarihlerine baktığınızda, siyasi bazı gelişmelerle örtüştüğünü görürsünüz. Ekonomide yaşanan bu kırılmalar, yazının en başında saydığımız maddelerin tesadüfü olmadığının göstergesidir. Sonuçta, üretim ekonomisi terk edilmiş, tüketim ekonomisine geçilmiştir. Sanayi, tarım sektörleri yerine daha çok iletişim, bankacılık, inşaat ve hizmet sektörleri büyümüştür. Yatırımdan daha çok harcama yapılmaktadır. Türkiye, tarımda dünyada kendi kendine yetebilen ender ülkelerden biriydi, artık bu özelliğini kaybetti. Dünya fındığının %80’ni üreten ülke olduğumuz halde yabancı ülke firmaları bizim kazandığımızın 4 katını kazanıyor neredeyse. Son 10 yılda mercimek ithal miktarı 200 kat arttı, buğday ithal miktarı 5 kat arttı, tüm tarım ürünlerinde ithal miktarı 4 kat arttı. Saman, patates, soğan ithal eder hale geldik. 

Sanayi, enerji, ulaştırma da durum tarımdan farklı değil. Yerli ürün dedikleri ya yabancı bir ürünün, yabancı bir fabrikada Türkiye’de üretilmesi ya da patenti, izni yabancı ülkeden alınan üretim olmasıdır. Önemli parça, yazılımını başka ülkeden alıp, ülkede üretilen ekipmana monte edilmesi şeklinde yapılan üretimler. Yani yerli üretim konusunda cumhuriyetin ilk yıllarında ki politikayı tamamen terk etmiş durumdayız. Siyasi bağımsızlığın şartı, ekonomik bağımsızlıktan geçtiği gerçeğinden uzaklaşmış durumdayız. Yerli üretimimiz olmayınca tabi ki emperyalist devletlerin zararlı planlarına, politikalarına açık hale geliyoruz. 

Ulus-devletlerin güçlü olmasının ikinci şartı toplumsal birliğidir. Yazının başında da belirtmiştim emperyalist devletler, ulus-devletlerininiçinde var olan etnik, din ve mezhep çeşitliliğini kullanarak ulus-devletleri parçalamak için politikalar yürütür. Hatta bu yönde terör faaliyetlerini destekler, kimi terör örgütlerini kurar ve finanse eder. 

Bunun karşısında durmanın birincil şartı toplumsal birliği güçlü tutmaktır. Ulus-Devletler için “laiklik” toplumsal birliğin çimentosudur. Laiklik olmadan ulus-devletlerin ayakta kalması zordur. Tabi ki sadece laiklik yetmez, cumhuriyet, parlamenter rejim, demokrasi, BAĞIMSIZ( yürütme ve yasamadan), ADİL bir yargı sistemi. Demokrasinin sadece seçim ile sınırlı kalmadığı, özgür düşüncenin önünde yürütmenin sürekli engeller çıkarmadığı, keyfiliğin olmadığı, devletin hukuksal sınırlar içinde kaldığı bir sistem. Bu sayılanlar olduğu taktirde toplumsal birlik güçlü şekilde sağlandığı sürece emperyalist politikalar hep var olacak ama ülkemizin içine nüfus etmesi kolay olmayacaktır.

1950 den sonra yaşananları düşününüz, aynı ekonomide kırılmalar gibi toplumsal birliğimizi sarsıcı gelişmelerin de aynı tarihlerle örtüştüğünü görürsünüz. Şimdi son 14 yılda yapılanları düşündüğünüz de toplumsal birliğe katkı sunan bir politika görüyor musunuz? Sizce son 14 yılda toplumsal birliğimiz arttı mı? Yoksa çok çok geriledi mi? 
Toplumsal birlik dağılırsa emperyalist politikalar rahatlıkla ülkeye nüfus eder ve ülke parçalanmaya doğru gider.

Yerli Üretim ve Toplumsal Birlik, ulus-devletler için emperyalist politikalara karşı adeta koruyucu kalkandır. Emperyalist devletler dışarıdan bu zırhı parçalamak isterken, zorlanırlar ve buda maliyeti arttırır. Bunun için emperyalist devletler ulus-devletlerinin koruyucu zırhını düşük maliyetle delmek için içeriden yardım alırlar. Ülkeleri içeriden parçalamak için birçok unsuru kullanırlar. 

Sonuçta ulus-devletler, emperyalist politikalara karşı güçlü durabilmesi için Yerli Üretim yapacak, Toplumsal Birliğini güçlü tutacak. Güçlü bir devlet olduğunuz taktirde yabancı ülkelerin yıkıcı politikaları size zarar veremeyecektir. Güçlü bir devlet olduğunuz taktirde bölge ülkelerle daha güçlü bağlar kurar ve güçlü ortaklıklar kurabilirsiniz. Bu şekilde emperyalist politikalara karşı güç birliği yapabilirsiniz. Bütün bunlar için ön şart sizin gücünüzü ülkenizin içinden alıyor olmanızdır. 

https://twitter.com/nasuhbektas
https://www.facebook.com/bektasnasuh