PROJE, PLAN, HEDEF EŞİTTİR! ZAM, ENFLASYON, BORÇ…

PROJE, PLAN, HEDEF EŞİTTİR! ZAM, ENFLASYON, BORÇ…

Nasıl başlık ama benim de hoşuma gitti doğrusu. Neden derseniz?  En baştan ve hemen başlığa çektiklerimin cevabını açmaya çalışırsam bana hak vereceğinizi biliyor, sabrınız yeterse okursunuz deyip bugünkü yazı yolculuğuma başlıyorum.

Yönetim üst perdeden ve bıkıp usanmadan projelerini, hedeflerini, planlarını anlatıp, sonra da geri adım atınca insanın aklına bu başlıktan başkası gelmiyor deyip, kendime pay çıkararak, giriş için günümüzün özeti desem olur mu? (oldu bile dediğinizi duyar gibiyim!)

Yönetmelikler durmadan değiştirilerek, CB’nın ve damadının yetkileri durmadan artırılarak, çözüm ABD’Li McKinsey’de aranıp sonra da hızla cayılarak yönetilen ülkemizde hikâyeyi başa sarıp, örnekler vererek anlatalım.

Yüksek perdeden verilen sözlere, insanın feleğini şaşırtan ve gözlerini yuvalarından uğratan zamlara, bazılarının yıkama- yağlamayı taşıdığı nirvanaya(!), batının bizi kıskanmasına girmeyeceğim. Ancak insanın ayaklarını yerden kesen, özgüvenin en yüksek örneği sayılacak olan haberi vermeden geçemem. Efendim! Hürriyet’ten bir yazara göre bir önceki Amerika ziyaretinde, CB; ABD’li dev şirket yöneticilerine demiş ki; “Başınız sıkıştığında ben buradayım!” Nasıl ama!

ABD’li şirketler bu söze ne demiş, bu söz onlara nasıl tercüme edilmiş, içleri ne kadar rahatlamış, hukuk ve kuralların egemen olduğu ülkelerde bu nasıl yorumlanmış, ABD dilinde “başınız sıkıştığında” diye bir deyim var mıymış? O özel uzmanlık alanına girdiğinden bizi aşar deyip geçiyoruz…

Gelelim anladıklarımıza!

Dünyanın en mutlu ülkesi Finlandiya imiş, çünkü oralarda sorun yokmuş. Şaka gibi! Bence sıkılıyorlardır onlar. Biz ise mutluluk sıralamasında 156 ülke arasında 74.sırada yer almışız. Bence bu koşullarda yine de çok çok iyi bir noktadayız. 6 bin bilim insanını üniversitelerden atan bir ülke olarak, ODTÜ’nün içinden yol geçmesini sağlayan bir zihniyet olarak, en köklü iki tıp fakültemiz olan Cerrahpaşa ve Çapa’yı bölüp parçalayan bir görüş olarak, gençlerin hayallerini yerle bir eden bir anlayış olarak 74.sırada olmak yine büyük başarıdır…

Halkın gündeminde pazarlara düşen yangın, tavuğa yüzde 200 zam, domates ve fasulyenin 10 TL’yi çıkması düşmüyorsa! Devlet borçlu, şirketler borçlu, aileler borçlu, yurttaş borçlu, büyük firmalar ardı ardına konkordato ilan ediyorsa! Bunun adı ekonomide tarihe geçecek ölçüde bir destan yazmaktır doğrusu!

Yazar olarak değil, mutfaktan sorumlu biri olarak; kafam da, mantığım da, vicdanım da bunu kabul etmiyor. Ette şarbon, tavukta fiyat artışı, balıkta atıklar ve ağırlıklı olarak kurşun birikimi, meyve sebzede hormondan söz ediliyorsa biz ne yiyeceğiz?

Ne diyor Jack London? “Ne söylediğinizi, biraz da nasıl söylediğiniz belirler.” Bu bilge sözden yola çıkarak açarsak; Tabii ki; Duyguları, düşünceleri dile getirmenin de bir yolu, yordamı, adabı, zarafeti vardır. Ancak bu bizim ülkemizde pek çok değer gibi tedavülden kaldırıldı. Konuşursunuz yüreğe çiviler batar, konuşursunuz yüzde güller açar. Yönetim konuştukça bizim kalbimize çiviler batıyor sanki. Çivilerle yatıp, acılarla kalkıyoruz. Oysa sözcükler iyi seçilirse bütün zorlukların üstesinden gelinir, kilitli kapılar açılır,  ne yapmalı sorusuna yanıt aranırken kullanılan üslup insanları etkiler, düşündürür, derken sorunlar büyük ölçüde halledilir ve güven artar değil mi?

Geriye dönüp bakıyor ve hatırlıyorum. Düşüncelerine katılmasam da, üslubuyla, sıcaklığıyla, esprisiyle aklımda ve yüreğimde ki yeri özel olan ve unutulmayacaklar arasında yer alan yöneticiler tanıdık. Tıpkı hep verici olan, elleri kanda da olsa balda da olsa yardıma koşan, ağzından çıkanı kulağı iyi duyanlar gibi…

Şimdi sorabilirsiniz bu konuyu durup durup neden yazdığımı? Açıklamaya çalışayım! Kadınlar yazmalı, anneler yazmalı, duyarlı yürekler yazmalı, yaşamdan kesitleri sık sık dile getirmeli diyenlerden olduğum için. Yazar ile okur arasındaki bağ ve serüvene inandığım için. Satırlardan sayfalara akan haksızlıklara, gerçeklere dikkat çekmek için…

Bitmedi. Biter mi? 16 yıldan beri sert ve öfkeli esen rüzgârların içimizi nasıl kararttığını unutturmamak için. Mikrofonlardan kürsülere, ekranlardan meydanlara yansıtılan dozu yüksek ve ayrıştırıcı sözlerin hayatımızı nasıl şekillendirdiğine, baharımızı nasıl kışa çevirdiğine gözümüzü dört değil, sekiz açarak bakmamız gerektiğine inandığım için…

Özetle; Birisini sevdiğin zaman şehrin nüfusu nasıl bire inerse! Birinden nefret ettiğinde de dağ taş üstüne üstüne geliyor insanın! Sizce de öyle değil mi?