Abdullah Öcalan için İmralı’da inşa edilen villa haberi öylesine bir tepki yarattı ki, terörist başının uzun yıllar içinde geliştirdiği “Yavuz Sultan Selim-İdris-i Bitlisi ittifakı” tezi ve arkasına sakladığı “gelecek kurgusu” toz duman arasında gömülüp gitti!
Halbuki yaşamsal öneme sahipti. Aslında Öcalan daha 1990’ların başından itibaren bu konuyu defalarca anlatmış, İmralı’da geçirdiği yıllar içinde de geliştirmişti. Önce 25 Nisan 2025’te örgütün fesih kongresine gönderdiği 21 sayfalık metinde söylediklerine bakalım:
-Çaldıran, Mercidabık ve Ridaniye savaşları Kürt-Osmanlı ittifakının ürünüdür. Osmanlı’nın bir cihan imparatorluğuna dönüşmesinde bu pakt belirleyici rol oynamıştır. Bu nedenle Kürtlerin imparatorluğun asli kurucu unsuru sayılması gereklidir…
Öcalan bu savı sadece orada söylemiyordu! 20 Temmuz-2 Ağustos 2026 İmralı tutanaklarında da aynı konuya işaret etmişti…
Aslında 90’ların ilk yıllarında bu görüşte değildi Öcalan; yazılarında İdris-i Bitlisi’den “Osmanlı ajanı” olarak söz ediyordu! Ancak sonraki yıllarda fikirleri değişti. Mesela 2012’de yayımlanan “Demokratik Uygarlık Manifestosu”nda onu şöyle tanımlıyordu:
-Kürt-Osmanlı İttifakı’nın mimarı!
Ama asıl bomba, 2 Ağustos 2026’da kim tarafından sızdırıldığı bilinmeyen şu konuşması her şeyi özetliyordu:
-Şimdi devlet bize terörist gözüyle baksa da yarın en az MHP kadar bu devletin sağlam bir ayağı olacağız! 3 ay tartışalım, göreceksin devlet kapısı ardına kadar açılacak. Çünkü en stratejik bir halkı devletin müttefiki haline getiriyoruz. Yavuz, İdris-i Bitlisi’ye beyaz bir kâğıt verir, ne istersen yaz der. Sonuç Ortadoğu kapısını aralar!
Bu uzunca girişten sonra, benim epey uzun bir süre önce bu konuda kaleme aldığım yazımdan bir bölümü paylaşayım:
Yavuz’un aklı İdris-i Bitlisi!
Yıllardan 1514, aylardan Şubat’tı...
Edirne’de, Fil Çayırı’nda büyük bir hareketlilik vardı... Padişah Yavuz Selim, çadırına topladığı üst düzey yöneticilerine Kızılbaş taifesinin kökünün kazınmasıyla ilgili hükmünü açıklıyordu:
-Hiç beklemeden, her yörede Kızılbaş taifesinden kim varsa ve nerede bulunuyorsa, üç atasına dek Kur’an hükmü gereğince köklerinin kazınmasını ve tebdil ile cezalandırmayı hak etmişlerdir. Kaçınılmaz olarak Rum beldelerinde oturan ve yolculuk halinde bulunan bu taifenin yediden yetmişe hepsini yazsınlar ve yüce divanın naiplerine arz etsinler. (Necdet Saraç- Yavuz’un aklı İdris-i Bitlisi, Asi Yayınları)
Bu hükümle birlikte bu coğrafyada yüzyıllar sürecek, bugünlere bile damgasını vuracak bir “kin ve nefret” söyleminin önü açılacaktı... Yalnızca o tarihlerde 40 bini aşkın Alevi/Türkmen’in yediden yetmişe başı alınacaktı!
Bu hükmün, Alevi/Türkmenlerin, yani Osmanlı devletinin kurucu unsurunun ezilmesi, yok edilmesi projesinin mimarı da hüküm verilirken o çadırdaydı. Yıllar süren, ilmek ilmek ördüğü planının tam da istediği yolda ilerlemesinin keyfini çıkarıyordu ve adı ileride çok çeşitli sıfatlarla anılacaktı; Kürtlerin bir kısmına göre “kahraman”, Dersim Kürtlerine göre “hain”, Alevi/Türkmenlerin gözünde “cellat”, yörenin Sünni şeyhleri, şıhları, mollalarının indinde ise “Mevlana el-Hakim” idi... Ama o, tüm bunların ötesinde, Kürtleri 300 yılı aşkın süre demir zincirlerle Osmanlı’ya bağlayan, Sünni egemenliğini perçinleyen, Osmanlı’nın kurucu unsurunu paramparça edip, devlet katından tamamen silen, yüzyıllar sürecek baskı ve işkence rejiminin kapısını ardına dek açan öncüydü...
-İdris-i Bitlisi!
Arap Kazaskerliğine uzanan yol!
Peki kimdi bu adam? Nereden gelmiş, Osmanlı’da en yüksek mertebelere dek ulaşmış ve nasıl Doğu’nun neredeyse “hükümdarı” olmayı başarmıştı?..
Bitlisli İdris tam 20 yıl süreyle, Akkoyunlu hükümdarlarının “nişancılık” ve “divan katipliği” görevlerinde bulundu. Akkoyunluların 1501’de Şah İsmail liderliğindeki Safeviler tarafından yıkılmasıyla birlikte Tebriz’i terk etti ve Osmanlı Sarayı’nın yolunu tuttu. Beyazıt tarafından “resmi tarih yazıcısı” yani Vakanüvis olarak işe alındı. Üç yıl süreyle “Sekiz Cennet” isimli, sekiz ciltlik, sekiz bin beyitten oluşan, sekiz padişahın hayatını anlatan tarih kitabını yazdı.
Ancak İdris’in en önemli eseri, ölümüne dek yazacağı, küçük bir bölümünü oğlunun tamamlayacağı, Yavuz Sultan’ı yere göğe koyamadığı, baştan aşağı Alevi/Türk düşmanlığı ile dolu “Selimname” idi!
1512 yılında bir saray darbesiyle tahtı ele geçiren, babasını ve kardeşlerini “Fatih Kanunnamesi” uyarınca gözünü kırpmadan öldürten Yavuz Selim’in ilk işi İdris-i Bitlisi ile ittifak yapmak oldu.
Doğu’daki Kürt aşiretlerini kazanmadan Şah İsmail’i yenemeyeceğinin farkındaydı. İki yıl, İdris’in öğütleri ve Şeyhülislam başta olmak üzere din adamlarının yoğun gayretiyle ülkede yaşayan Türkmen/Alevi toplumu üzerinde “dinsizlik, sapkınlık” propagandası yoğunlaştırıldı. İş öyle bir kıvama getirildi ki, süreç sonunda “Kur’an hükmüne göre Kızılbaşların katli, Frenk katletmekten daha sevaptır. Bunu yapanlar cennete gider” fetvasına kadar gelindi. Toplum hazırlanmış, Kürtlerle anlaşmalar yapılmıştı. Şimdi sıra, Çaldıran Savaşı’nda Şah İsmail’i yenmekteydi... O da başarıldı. Yavuz, merkezi Diyarbakır olan Arap Kazaskerliğine İdris’i atadı. İstediği çok basitti:
-Türkmenleri sil, coğrafyayı Sünnileştir!”
500 yıllık kan, gözyaşı ve hesaptır söz konusu olan!