☰
✕

ÖĞRETMENLERİMİZ...

Düşünsenize, 6 yaşından itibaren ülkenin geleceğini kuracak, ilerletecek milyonlarca çocuğumuzu onların ellerine teslim ediyoruz...

Size dünün ve bugünün öğretmenlerinden söz etmek istiyorum bu yazıda…

Önce günümüzdeki öğretmenlerimizin yürek parçalayan haline bakalım…

Daha doğrusu, karnını bile doyuramayan, yoksulluk sınırının çok altında yaşamaya çalışan, bulursa ikinci, hatta üçüncü iş yapmaya razı, çoluk çocuğunu bırakın tatile, bir yemeğe, bir sinemaya bile götüremeyen, geleceğe ait umutlarını yitirmiş eğitim emekçilerinden söz ediyorum. Öğretmen sıfatını kazanmış ancak ataması yapılmayan yüz binleri saymıyorum bile!

Oysa ki öğretmenlik, bu topraklar üzerindeki en kutsal meslek...

Düşünsenize, 6 yaşından itibaren ülkenin geleceğini kuracak, ilerletecek milyonlarca çocuğumuzu onların ellerine teslim ediyoruz... Aslında üzerine titrememiz gereken öğretmenlerin çektiği yoksulluktan, ezilmişlikten en az yönetenler kadar bizler de sorumluyuz...

Biliyor musunuz; Mustafa Kemal daha Kurtuluş Savaşı sürerken, öğretmenleri Ankara’da toplamış ve onlara “Asıl büyük savaşı verecek olan sizlersiniz. Cehaleti ve geriliği sizlerin sayesinde aşacağız” demişti...

-Tüm bu ideallere ihanet ettik!

Köy Enstitüleri olsaydı...

Halbuki, Cumhuriyetin ilk döneminde öğretmen demek, önünde ayağa kalkılıp, saygıyla düğmelerini iliklemek demekti! Cumhuriyet, en büyük devrimlerinden birini “Harf Devrimi” ile yapmış, Latin harflerine geçen ülkede okuma yazma seferberliği sonucunda, Millet Mekteplerinde oluşturulan kurslar sonunda 6 ay içinde yüz binlerce insan alfabeyi sökmüştü... Ama Büyük Devrimcinin çok istediği ancak göremediği devasa adım ölümünden sonra yürürlüğe girdi:

-Köy Enstitüleri!

Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel ve Genel Müdür İsmail Hakkı Tonguç, bu iki dev adam, Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün direktifiyle ve hummalı bir çalışma sonucu Anadolu’nun çeşitli yerlerinde 20 Köy Enstitüsü açtılar. Bundan sonrasını Alev Coşkun’un, “Aydınlanma devrimcisi- Hasan Ali Yücel” kitabından izleyelim:

-İnönü, her bakanlıktan yanına aldığı temsilcilerle 20-25 gün süren bir yurt gezisine çıktı. Ankara dönüşünde birlikte geziye çıktığı İsmail Hakkı Tonguç’u yanına çağırarak, “Köy Enstitülerini gördüm, çok sevdim, beğendim” dedikten sonra iki öneride bulundu:

-Bu enstitülerin üzerinde bir ‘Yüksek Enstitü’ kurun, diğerlerine öğretmen yetiştirsin.

-Köy Enstitüsü sayısını önce 40’a sonra da 60’a çıkarın...

Tonguç hemen Milli Eğitim Bakanı Yücel’in yanına koştu. Gerçekten de kısa sürede Hasanoğlan Köy Enstitüsü, “Yüksek Enstitü” konumuna getirildi. Ancak ikinci öneri bir türlü yerine getirilemiyordu. Enstitülerin yaratıcıları hem kalitenin düşmesinden hem de gelecek tepkilerden çekiniyorlardı… Gerçekten de parti içindeki tutucular daha başından itibaren bu projeye karşı çıkmış, daha da ileri giderek bu bilim ve irfan yuvalarına “Komünist” damgasını vurmuşlardı!

İnönü, bir süre sonra Hasan Ali Yücel’i yanına çağırıp “Niçin dediklerimi yapmadınız?” diye sordu. Aralarında şöyle bir konuşma geçti:

-Birinci maddeyi yaptık, ikincisi için para lazım...

-Siz yapın parayı ben vereceğim...

-Tenkit edecekler...

-O tenkitleri Meclis’te ben karşılayacağım!

Bu diyalogdan sonra İnönü, Yücel’e döndü ve şu tarihi açıklamayı yaptı:

-Bak Hasan Ali, 20’yi bulduk. Şu anda savaş içindeyiz. Eğer sayıyı 40’a, hele 60’a çıkarabilirsek daha güçlü oluruz. Çünkü savaş sonrasında ne olacağı bilinmez!

Kent Enstitüleri!

Yine yapamadılar ve ne yazık ki tam da İnönü’nün dediği gibi oldu!

1946’da Meclis Başkanlığı’na, enstitülere başından beri ateş püsküren Kazım Karabekir gelince Hasan Ali Yücel istifa etti. Tutucu grubun desteğiyle Milli Eğitim Bakanlığı’na gerici fikirleriyle ünlü Şemsettin Sirer getirildi. Hemen ardından Köy Enstitülerinin içi boşaltılmaya başlandı. Demokrat Parti iktidara geldikten sonra ise tümü “öğretmen okuluna” çevrildi, sonrası ise hazin bir çöküş öyküsü!

İşte Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde o Köy Enstitülerinden mezun olan 8 bin öğretmen ve onların yetiştirdiklerinin harcı vardır... Eğer o enstitüler devam etmiş olsaydı, bugün ne öğretmenler ne de Türkiye Cumhuriyeti bu derece zavallı durumda olurdu! O halde bu ülkenin aydınlık, yurtsever milyonlarının öğretmenleri itibarlarını iade etmek, öğrencileri çağdaş bir eğitime kavuşturmak için önündeki görev belli:

-Önce cumhuriyetçi, yurtsever bir hükümet, sonra da bu kez Kent Enstitüleri!