<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/" xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/" xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/" xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/" version="2.0">
  <channel>
    <title>HABER HABERE Güncel Türkiye ve Dünya'dan Son Dakika Haberleri</title>
    <link>https://www.haberhabere.com</link>
    <description>7/24 Haber Doğru Haberin Adresi Dürüst Haber Tarafsız Haber Türkiye ve Dünyadan Haberler Gerçek ve Güncel Haberler Deneyimli Kadro Flaş Haberler Spor Haberleri</description>
    <atom:link xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom" href="https://www.haberhabere.com/rss/saglik" type="application/rss+xml"/>
    <language>tr-TR</language>
    <copyright>Copyright © 2024. Her hakkı saklıdır.</copyright>
    <category>News</category>
    <lastBuildDate>Sat, 03 Oct 2026 02:02:16 +0300</lastBuildDate>
    <ttl>1</ttl>
    <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/rss/saglik"/>
    <atom:link rel="hub" href="https://pubsubhubbub.appspot.com/"/>
    <item>
      <title><![CDATA[SÜNNET HAKKINDA BİLİNMESİ GEREKEN HER ŞEY]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/sunnet-hakkinda-bilinmesi-gereken-her-sey</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/sunnet-hakkinda-bilinmesi-gereken-her-sey" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Ülkemizde çoğunlukla geleneksel, dini ve tıbbi nedenlerle yaygın olarak yapılan sünnet hakkında Ürolog Op.Dr. Tayfun Budak'ın görüşlerine başvurduk...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p><strong>HH:</strong> Sünnet nedir?</p>

<p><i><strong>TB: </strong>Sünnet ülkemizde çoğunlukla geleneksel ve dini nedenlerle, bazen de tıbbi zorunluluk sonucunda yapılmaktadır. Tıbbi olarak karşılığı penisin (glans) baş bölümünü örten derinin cerrahi usullerle kesilip çıkartılması işlemidir. Sünnet, asla “kesip bitecek” basit bir işlem olarak değerlendirilmemelidir. Sünnetin son derece ciddi bir cerrahi müdahale yani ameliyat olduğu ve ehil doktorlar tarafından yapılması gerektiği iyi bilinmelidir. Sünnet sırasında veya sonrasında oluşabilecek komplikasyonlar da hesaplanarak asla aceleye getirilmemelidir. Unutulmamalıdır ki adı bile “SÜNNET”tir yani “FARZ” değildir.</i></p>

<p><strong>HH:</strong> Sünnet için ameliyathane ortamı şart mıdır?</p>

<p><i><strong>TB:</strong> Bilimin bugün itibariyle ulaştığı bu son noktada modern tıbbın gereği olarak sünnete de en az diğer cerrahi girişimler kadar önem verilmelidir. Bu önemin gereği olarak da operasyon uygun ameliyathane koşullarında gerçekleştirilmelidir. Bu yaklaşım öncelikle enfeksiyon riskini minimuma indirecektir. Sünnet olacak çocuğun (veya şahsın) gerekli hazırlıkların tamamlanmasından sonra ameliyathaneye alınması komplikasyonlardan korunma açısından son derece önemlidir.</i></p>

<p><strong>Sünnetten önce yapılacak olan ilk muayenenin önemi</strong></p>

<p><strong>HH:</strong> Sünnet öncesi muayene önemli ve gerekli midir?</p>

<p><i><strong>TB:</strong> Aileler çocukları için zaman zaman telefonla sünnet randevusu almak istemektedirler. Oysa sünnet olacak çocuk, doktoru tarafından sünnetten en az bir gün önce olmak üzere önceki bir tarihte tam olarak muayeneden geçirilmelidir. Testislerinin ve penisinin gelişimi, genital bölgesinde herhangi bir doğumsal veya sonradan oluşmuş anormalliğin olup olmadığının tespiti açısından bu fizik muayene çok önemlidir. Yine çocuğun sünnet için ruhi hazırlığını değerlendirmek ve ona göre yaklaşım belirlemek için de bu ilk muayene çok önemlidir.</i></p>

<p><strong>Sünnet ne zaman, hangi yaş aralığında yapılmalıdır?</strong></p>

<p><strong>HH:</strong> Sünnet için uygun bir yaş aralığı var mıdır?</p>

<p><i><strong>TB: </strong>Çocuk gelişim uzmanları, çocukların psikolojik olarak sorun yaşamamaları için sünnetin 2 yaşından önceki bir dönemde yapılmasını veya bu dönem kaçırıldıysa 6 yaş sonrasında yapılmasını önermektedirler. Tabii ki tıbbî zorunluluklar gereği yapılan sünnetler bunun dışında kalmaktadır.</i></p>

<p><i>Bunun yanında, genel kaidelerin dışına çıkmadan ama adeta her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi her hekimin de biriktirdiği kendi tecrübeleriyle oluşmuş prensipleri olduğunu unutmamak gerekir.</i></p>

<p><i>Ben tecrübelerime dayanarak, prensip gereği, 1 yaşının altında sünnet yapmamayı tercih ediyorum. İstiyorum ki dünyaya gözlerini daha yeni açmış olan bir can dünyada yaşamını sürdürebileceğini dünyaya gösterebilmesi için hiç olmazsa bir 4 mevsim geçirsin. Her mevsimi en azından bir kez yaşasın. Sıcağa mı, soğuğa mı, ev tozuna mı, polenlere mi, yoksa herhangi bir yemek ya da ilaca alerjisi var mı onu görelim, önceden bilelim. </i></p>

<p><i>Unutmayalım ki sünnet son derece ciddi bir cerrahi müdahaledir ve bu operasyon sırasında da zorunlu olarak bazı ilaçlar, gazlar veya kimyasallar kullanılması gerekmektedir (lokal veya genel anestezi ilaçları, antiseptikler, antibiyotikler, vs.). İşte bu sebeple 1-3 yaş aralığı çok uygundur. Çocuğun genel sağlık durumu hakkında artık bir fikir sahibi olabileceğimiz 1 yaşının üstü ve maruz kalacağı bu operasyon hakkında bir şey hatırlamayacağı için psikolojik olarak etkilenmeyeceğini düşündüğüm 3 yaş öncesi benim seçtiğim ideal sünnet yaşıdır. 1-3 yaş arası idealdir.</i></p>

<p><strong>Sünnette acı veya ağrı olmaması nasıl sağlanıyor?</strong></p>

<p><strong>HH:</strong> Sünnet için nasıl bir anestezi gereklidir?</p>

<p><i><strong>TB: </strong>Özellikle son yıllarda anestezi ilaçları ve cihazlarda teknolojik olarak oldukça üst noktalara erişilmiştir. Bu da lokal anestezi yerine aynen bir ameliyat mantığı ile genel anestezi veya sedasyon verilerek yapılan sünnetlerin tercih edilmesi sonucunu doğurmuştur. 6 yaş sonrasında çocuklar artık dış dünyayı çok daha iyi algılamaktadırlar. Bu yaş grubundaki çocukların sünnetle ilgili olarak kendi akranlarından aldıkları yanlış ve korkutucu bilgiler psikolojik olarak onları çok etkilemektedir. Yüzlerce TV kanalında bazı kontrolsüzce yapılan programlarda gördükleri ve işittikleriyle maruz kaldıkları bilgi kirliliği de onların bu işleme bakış açısını olumsuz yönde belirlemektedir. Bu durumda lokal anestezi ile sünnet yapmak çocuğun psikolojisi açısından neredeyse olanaksızdır. Bu durum doktoru da tercih edeceği anestezi metodu açısından yönlendirmektedir. Genel anestezi yönündeki bir yaklaşım, çocuklarda oluşabilecek psikiyatrik sorunların da ortadan kalkmasını sağlayabilmektedir.</i></p>

<p><i>Özellikle halkımız arasında “anestezi” uygulamaları konusunda ciddi bir ön yargı bulunmaktadır. Sünnet sırasında uygulanan anestezi daha çok sedo-analjezi adı verilen normal ameliyatlarda kullanılan anestezilerden daha hafif bir işlemdir. Tam manası ile derin bir uyku hali sağlanmasıdır. Bu derin uyku halini sağlamak dışında ek ilaçlar, kas gevşeticiler vs. verilmeyeceği için anestezi riski de son derece düşüktür.</i></p>

<p><i>Çocukların psikolojik konforunun sağlanması ve sonuçta ellerinden ve kollarından adeta zapt edilerek birileri tarafından tutulmalarının yaratacağı baskıdan bu şekilde uzak kalmaları sayesinde sünnetleri de işlemi gerçekleştiren doktor tarafından daha özenle yapılabilmektedir. İdeal olarak anestezi ile gerçekleştirilen sünnetlerin ameliyathane ortamında yapılmasının bir başka nedeni de budur.</i></p>

<p><strong>Sünnet sonrası bakım</strong></p>

<p><strong>HH:</strong> Sünnet sonrası bakım nasıl olmalıdır?</p>

<p><i><strong>TB: </strong>Sünnet sonrasında genellikle cildin kapanması ilk birkaç gün içerisinde gerçekleşmektedir. Ancak kullanılan dikişlerin erimesi, oradaki dokularda olan şişlik ve kızarıklıkların tam olarak geçmesi yine de bir hafta ile on gün arasında bir zaman alabilmektedir.</i></p>

<p><i>Ben, kendi bilimsel deneyim ve prensiplerim gereği çoğunlukla sünnet sahasında bir kapatıcı pansuman uygulamamaktayım. Böylece çocuk da aile de sünnetten bir-iki gün sonra yapılacak bir pansuman ve muayenenin psikolojik gerginliğine maruz kalmamaktadırlar. Sünnet sonrasında tedbiren bir antibiyotik kullanımını önermekteyim ve yine genellikle bir ağrı kesiciye ihtiyaç görülmemektedir.</i></p>

<p><i>Aileler genellikle sünnet sahasının çocuğun idrarını yaparken ıslanması nedeniyle yara iyileşmesi ve enfeksiyon gelişmesi açısından sorun çıkabileceği endişesini taşımaktadırlar. Halbuki çocuk idrarı ekstra bir durum olmadığı sürece steril yani mikropsuz olduğunu kabul ettiğimiz bir sıvıdır. Yani böyle bir kaygıya gerek yoktur. Sünnet sonrası cilt iyileşmesinde bir sorun yok ise çocuklar 4-5 gün sonrası banyo yapabilmektedirler.</i></p>

<p><strong>HH:</strong> Sünnet sonrasında alt bezi bağlanabilir mi, ne giymeli?</p>

<p><i><strong>TB: </strong>Sünnet sonrasında altına bez bağlanan çocukların bezinin hemen bağlanmasında bir sorun olmaz. Daha büyük çocuklar için ise korumalı sünnet iç çamaşırları önerilebilir. Genellikle sünnet sonrasında banyo için olur aldıktan sonra çocuklar kendi iç çamaşırlarını da rahatlıkla giyebilirler.</i></p>

<p><strong>HH:</strong> Sünnet sonrası eve gelince nelere dikkat edilmelidir?</p>

<p><i><strong>TB:</strong> Sünnet sonrasında en önemli sorun kanamadır. Bunun için ailelerin özellikle ilk 24 saat içinde çocuklarına dikkat etmeleri gerekmektedir. Sünnet sahasında bir miktar kızarıklık olması, çepeçevre hafif bir şişlik ve hafif bir morluk olabilecek durumlardır. Eğer bunlardan başka olağan dışı bir durum varsa mutlaka hemen doktorlarına kontrole götürülmesi gerekmektedir. Ateşlenme olması, verilen ilaçlara rağmen 24 saat içerisinde ağrının geçmemesi durumunda yine doktor kontrolü şarttır.</i></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><i>Sünnet ailelerin erkek çocukları için verecekleri en önemli kararlardan birisidir. Dolayısıyla ileride pişman olmamak ve karşılaşılabilecek sorunları engellemek için bütün bu belirtilen noktalara azami dikkat edilmelidir.</i></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>HM</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/sunnet-hakkinda-bilinmesi-gereken-her-sey</guid>
      <pubDate>Thu, 01 Oct 2026 13:50:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/10/sunnet.jpg" type="image/jpeg" length="26832"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KAS AĞRILARI İÇİN OZON TEDAVİSİ!]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/kas-agrilari-icin-ozon-tedavisi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/kas-agrilari-icin-ozon-tedavisi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Uzmanlar, ozon tedavisinin özellikle kas-iskelet sistemi ağrıları ve hastalıklarında kullanılabildiğini söylüyor...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Ozon tedavisinin sistemik veya lokal yöntemlerle uygulanabildiğini belirten uzmanlar, tedavinin özellikle kas-iskelet sistemi ağrıları ve hastalıklarında kullanılabildiğini söylüyor.</p>

<p><strong>Ozonun düşük dozlarda vücudun antioksidan savunma sistemini aktive ederek etki gösterdiğini ifade eden Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, </strong><strong>'Vücuda ozon verildiğinde dolaşımdaki oksijen miktarı artar, ödem ve ağrı mediatörleri azalır. Böylece kişinin iyilik hali desteklenir.' dedi. Tedavinin herkese uygulanamayacağına dikkat çeken Dr. Kakı, ozon tedavisi öncesinde hastanın genel sağlık durumunun değerlendirilmesi gerektiğini vurguladı.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Asiye Gülsüm Kakı, ozon tedavisinin vücutta nasıl etki gösterdiği, hangi durumlarda kullanılabildiği ve tedavi öncesi-sonrasında nelere dikkat edilmesi gerektiği hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Ozon tedavisi sistemik veya lokal yöntemlerle uygulanabiliyor!</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Ozon molekülünün 3 oksijen atomundan oluştuğunu hatırlatan Dr. Asiye Gülsüm Kakı, 'Tıbbi ozon olarak kullandığımız ozon doğada da bulunan ozondan farklı olarak saf oksijenden elde edilir.' dedi.</p>

<p>Ozon tedavisinin amacına göre sistemik veya lokal yöntemlerle uygulanabildiğini aktaran Dr. Kakı, 'Hasta değerlendirildikten sonra hangi yöntemin uygulanacağına karar verilir. Eğer sistemik bir etki isteniyorsa majör ozon denilen, hastanın kanıyla yapılan ozon, serum ozon, rektal ozon ya da sauna ozon tedavileri tercih edilebiliyor. Kişide eğer lokal bir şikayet varsa daha lokal etki eden tedaviler uygulanabiliyor.' şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Ozon, vücudun antioksidan savunma sistemini aktive ediyor! </strong></p>

<p>Ozonun vücuda nasıl etki ettiği hakkında bilgi veren Dr. Kakı, 'Ozon aslında oksidan bir gazdır. Vücuda yeterli ve düşük dozlarda verildiğinde vücudun antioksidan sistem denilen savunma sistemini aktive ederek vücudun kendi kendini iyileştirme kapasitesini arttırma yöntemiyle etki eder.' dedi.</p>

<p>Vücuda ozon verildiğinde dolaşımdaki oksijen miktarının arttığını, ödemin azaldığını ve ağrı mediatörlerinin azaldığını kaydeden Dr. Kakı, 'Böylece kişinin iyilik hali desteklenir. Ağrıda azalma ve fonksiyonel kapasitesinin artması sağlanır.' ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Ozon tedavisi herkese uygulanamıyor!</strong></p>

<p>En çok kas iskelet sistemi ağrılarında ve kas iskelet sistemi hastalıklarında ozon tedavisinin uygulandığına işaret eden Dr. Asiye Gülsüm Kakı, 'Fibromiyalji, kronik yorgunluk sendromu, Covid sendromu, tendenitler, bursitler, eklem patolojileri, bel fıtıkları, boyun fıtıkları, diz yaralanmaları, ortopedik eklem yaralanmaları, spor yaralanmaları ya da diyabetik ayak yaralanmaları gibi mevcut durumlarda ozon tedavisi kullanılabiliyor.' dedi.</p>

<p>Ozon tedavisinin herkese uygulanamayacağına dikkat çeken Dr. Kakı, 'Hastada glikoz 6 fosfatlı hidrogenez eksikliği mevcut ise, kontrol edilemeyen hipertiroid varsa, kontrol edilemeyen kanama problemi var ise ve kişinin hemodinamisi ozona uygun değil ve ozonla ilgili alerjik bir reaksiyon öyküsü mevcut ise bu hastalarda ozon tedavisi uygulanamaz.' açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Ozon tedavisi öncesi hastanın genel durumu mutlaka değerlendirilmeli! </strong></p>

<p>Ozon tedavisi öncesi ve sonrası nelere dikkat edilmesi gerektiğine de değinen Dr. Asiye Gülsüm Kakı, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>'Hekim tarafından hasta değerlendirildikten ve ozon tedavisine uygun görüldükten sonra tedavi öncesi hastanın tokluk ve açlık durumu ile yeterli miktarda sıvı alıp almadığı sorgulanmalı. Geçirdiği enfeksiyonlar ve mevcut klinik tablosu gözden geçirildikten sonra ozon tedavisine başlanmalıdır. Ozon tedavisi aldıktan sonra hafif yorgunluk, uyku hali, baş ağrısı gibi semptomlar olabileceği bilgisi de hastayla muhakkak paylaşılmalı.'</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/kas-agrilari-icin-ozon-tedavisi</guid>
      <pubDate>Tue, 29 Sep 2026 13:11:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/kas-agrisi-hh.jpg" type="image/jpeg" length="95241"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[BESLENMEDE 'MUCİZE BESİN' VE 'TREND' KAVRAMINA KARŞI UYARI]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/beslenmede-mucize-besin-ve-trend-kavramina-karsi-uyari</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/beslenmede-mucize-besin-ve-trend-kavramina-karsi-uyari" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kalp sağlığını korumada tek bir besinin 'mucizevi' özelliğini öne çıkarmak ve günlük trendler yerine bilimsel bilgiye dayalı, sürdürülebilir bir beslenme düzeni oluşturmak önem taşıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kalp sağlığını korumada tek bir besinin 'mucizevi' özelliğini öne çıkarmak ve günlük trendler yerine bilimsel bilgiye dayalı, sürdürülebilir bir beslenme düzeni oluşturmak önem taşıyor.</p>

<p>Kalp, kanı vücuda pompalayarak organ ve dokuların ihtiyaç duyduğu oksijen ve besin ögelerinin taşınmasını sağlıyor ve yaşamın devamlılığında hayati bir rol üstleniyor. Kalp sağlığının korunmasında genetik faktörlerin yanı sıra yaşam tarzı alışkanlıkları da önemli rol oynuyor.</p>

<p>Bu tercihlerin başında da beslenme alışkanlıkları geliyor. Ancak sosyal medya ve popüler trendler doğrultusunda sık sık gündeme getirilen mucizevi besinler ya da farklı beslenme önerileri; kulaktan dolma bilgiyle doğru bilgiyi birbirinden ayırmayı zorlaştırıyor. İşte bu noktada bilimsel bilgi, hangi besinin ne miktarda ve hangi beslenme düzeninin parçası olarak tüketilmesi gerektiğini anlamak açısından yol gösterici rol üstleniyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Kalp Sağlığıyla İlgili En Yaygın 5 Yanlış İnanış ve Bilimsel Gerçekler</strong></p>

<p>Sosyal medyada bir bilginin sıkça paylaşılmasının, o bilginin bilimsel olarak doğru olduğu anlamına gelmediğini vurgulayan Sabri Ülker Gıda Araştırmaları Enstitüsü Vakfı, sağlık ve beslenme konusunda güvenilir kaynaklara ve bilimsel araştırmalara dayanan bilgilerin rehber alınmasının önemine dikkat çekiyor. Beslenme ve gıdada doğru bilgiyi toplumla buluşturma misyonuyla çalışmalarını sürdüren Vakıf, kalp sağlığı konusunda yaygın olarak doğru kabul edilen 5 yanlış inanışı ve bunlara ilişkin bilimsel gerçekleri paylaşıyor.</p>

<p><strong>1-Zeytinyağı ne kadar çok tüketilirse o kadar iyidir. (YANLIŞ)</strong></p>

<p>Zeytinyağı, içerdiği tekli doymamış yağ asitleri ve antioksidan bileşenler nedeniyle dengeli ve sağlıklı bir beslenme düzeninin önemli bir parçasıdır. Ancak sağlıklı bir besin olması, sınırsız miktarda tüketilebileceği anlamına gelmez. Gereğinden fazla tüketilmesi günlük enerji alımının artmasına neden olabilir. Önemli olan zeytinyağını dengeli bir beslenme düzeni içinde, uygun miktarlarda tüketmektir.</p>

<p><strong>2-Kolesterol içeren her gıda zararlıdır. (YANLIŞ)</strong></p>

<p>Uzun yıllar boyunca yumurta gibi kolesterol içeren besinlerin kalp sağlığı açısından olumsuz etkileri olduğu düşünülmüştür. Ancak güncel bilimsel çalışmalar, kan kolesterol düzeyleri üzerinde besinlerle alınan kolesterolün yanı sıra, özellikle doymuş ve trans yağ tüketimi başta olmak üzere beslenme düzeninin bütününün etkili olduğunu gösteriyor. Yumurta gibi kaliteli protein ve elzem besin ögeleri içeren gıdalar, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin parçası olabilir. Bu nedenle yalnızca besinlerin içerdiği kolesterole değil, beslenme düzeninin bütününe odaklanmak önem taşıyor.</p>

<p><strong>3-Kalp hastalığı yalnızca ileri yaşlarda görülür. (YANLIŞ)</strong></p>

<p>Kalp ve damar hastalıkları yalnızca ileri yaşlarda ortaya çıkan sağlık sorunları değildir. Ateroskleroz olarak adlandırılan, damar duvarlarında plak birikimiyle ilerleyen süreç genç yaşlarda başlayabilir ve yıllar içinde gelişebilir. Bu nedenle sağlıklı beslenme ve hareketli yaşam alışkanlıklarının erken yaşlardan itibaren benimsenmesi önem taşır.</p>

<p><strong>4- </strong><strong>Zayıf olmak kalp ve damar hastalıklarına karşı koruma sağlar. (YANLIŞ)</strong></p>

<p>Vücut ağırlığının sağlıklı aralıkta olması kalp ve damar sağlığı açısından önemlidir ancak tek başına koruyucu değildir. Kişi zayıf görünebilir ancak karın bölgesindeki iç organların çevresinde yağlanma görülebilir; kolesterol, kan şekeri veya tansiyon gibi kardiyovasküler risk göstergeleri yüksek olabilir. Bu nedenle kalp sağlığını değerlendirirken yalnızca vücut ağırlığına değil; beslenme ve yaşam tarzı alışkanlıkları, genetik faktörler ve diğer kardiyovasküler risk faktörleri de dikkate alınmalıdır.</p>

<p><strong>5-Takviyeler sağlıklı beslenmenin yerini tutar. (YANLIŞ)</strong></p>

<p>Vitamin, mineral veya omega-3 gibi besin takviyeleri, sağlıklı ve dengeli bir beslenmenin yerini tutmaz. Takviye kullanımı, kişinin gereksinimleri ve sağlık durumu doğrultusunda hekim veya diyetisyen önerisiyle planlanmalıdır. Sebze, meyve, tam tahıllar ve kurubaklagiller; lif, vitamin, mineral ve çeşitli biyoaktif bileşenleri bir arada içerir. Bu nedenle kalp ve damar sağlığını desteklemek için öncelik, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeninin sürdürülmesi olmalıdır.</p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/beslenmede-mucize-besin-ve-trend-kavramina-karsi-uyari</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 12:18:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/beslenmede-mucize-besin-ve-trend-kavramina-karsi-uyari.webp" type="image/jpeg" length="96302"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[GÜNÜMÜZDE YAĞLI KARACİĞERE BAĞLI SİROZ ARTIYOR]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/gunumuzde-yagli-karacigere-bagli-siroz-artiyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/gunumuzde-yagli-karacigere-bagli-siroz-artiyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı bariz şekilde artıyor...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı artarken, ileri görüntüleme yöntemleri sayesinde, daha önce fark edilemeyen kitle ve lezyonlar artık daha sık ve ayrıntılı şekilde saptanabiliyor. Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi'nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz, 'Geçmişte, yapısal özellikleri iyice kötüleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda 'karaciğerde kitle varsa kötüdür' önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Oysa her kitle, kanser anlamına gelmemekte, doğru tanı için hastanın bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir' diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz, karaciğerde kitleye yol açabilen etkenleri anlattı, doğru tanı ve erken tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p>Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıklarının etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığı artarken, ileri görüntüleme yöntemleri sayesinde, daha önce fark edilemeyen kitle ve lezyonlar artık daha sık ve ayrıntılı şekilde saptanabiliyor. <strong>Acıbadem Üniversitesi Atakent Hastanesi Organ Nakli Merkezi'nden Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz</strong>, 'Geçmişte, yapısal özellikleri iyice kötüleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda 'karaciğerde kitle varsa kötüdür' önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Oysa her kitle, kanser anlamına gelmemekte, doğru tanı için hastanın bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmektedir' diyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Yılmaz, karaciğerde kitleye yol açabilen etkenleri anlattı, doğru tanı ve erken tedaviye yönelik önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p>Vücuda giren toksik maddelerin ve enfeksiyonların temizlenmesinden yağ, şeker ve proteinlerin sentezlenip yönetilmesine dek çok sayıda kritik görev üstlenen karaciğer, vücudun adeta bekçisi gibi çalışıyor. Genel Cerrahi Uzmanı Doç. Dr. Tonguç Utku Yılmaz 'Karaciğer'in görevlerini düşününce onun ne kadar mucizevi organ olduğunu anlıyoruz. Karaciğer fonksiyon ve yapı olarak çok dinamiktir. Hasar aldığında kendini hızla yenileyebilir. Bu özelliği sayesinde karaciğer cerrahisinde çok büyük karaciğer parçaları çıkarılabiliyor ve karaciğer kendisini tekrar eski boyutuna ulaştırabiliyor' diyor.</p>

<p><strong>Günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülüyor</strong></p>

<p>Son yıllarda sağlıksız yaşam alışkanlıkları ve çevresel faktörlerin de etkisiyle karaciğer hastalıklarının görülme sıklığının arttığına dikkat çeken Doç. Dr. Yılmaz şöyle konuşuyor: 'Özellikle alkol tüketimi, toksik maddeler, sağlıksız beslenme, hareketsizlik ve çağımızın hastalığı obezite karaciğerde hasar oluşturabilmektedir. Daha önceki yıllarda Hepatit B ve Hepatit C gibi hastalıklara bağlı siroz vakaları daha çok görülürken, günümüzde yağlı karaciğere bağlı siroz daha sık görülmektedir. Sebebini bilmediğimiz adına 'kriptojenik karaciğer siroz' dediğimiz bir siroz daha var. Kriptojenik siroz vakaları da artış göstermektedir. Her ne kadar sebep net olmasa da, katkılı besinler, pestisitler ve kimyasal maddelerin karaciğer hasarından sorumlu olduğu düşünülüyor. Bu nedenle sağlıklı beslenmek, zararlı alışkanlıklardan uzak durmak ve spor yapmak karaciğer sağlığı açısından önem taşımaktadır.'</p>

<p><strong>Her kitle kanser değil!</strong></p>

<p>Teknolojideki hızlı gelişmenin etkisiyle karaciğerde artık çok daha fazla lezyonun görülebilir ve ayırt edilebilir hale geldiğini belirten Doç. Dr. Yılmaz, her kitlenin kanser anlamına gelmediğini vurgulayarak, sözlerine şöyle devam ediyor: 'Karaciğerin dinamik ve çok yönlü yapısı onun hormon, enfeksiyon, toksik madde gibi dış etkenlere bağlı bazı değişiklikler göstermesine neden olabiliyor. İşte karaciğer lezyonlarının bir bölümü bu faktörlere bağlı olarak oluşabiliyor. Önceleri yapısal özellikleri belirginleşen ve belirli bir boyutun üzerinde olan karaciğer lezyonları fark edilebiliyordu. Bu gecikmeli farkındalık, toplumda karaciğerde kitle varsa kötüdür önyargısının oluşmasına neden olmuştur. Gelişen teknoloji sayesinde artık çok daha fazla lezyonu görebiliyor ve ayırt edebiliyor hale geldik. Bu noktadan bakınca aslında karaciğerin iyi huylu lezyonları kötü huylu lezyonlardan daha fazladır.'</p>

<p><strong>Karaciğerde her kitle kötü huylu değil! </strong></p>

<p>Karaciğer hastalıklarının tanı ve tedavisinde tek bir yöntemin geçerli olmadığını, çünkü karaciğerde her bir lezyonun veya hastalığın kendine özgü yapısı ve davranışı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz 'Ek hastalıklar, hastalığın bulgusu, lezyonun özellikleri, risk faktörleri ve lezyonun yerleşimine göre tetkik planlaması yapılmaktadır. Bazı durumlarda karaciğer kitlelerine yaklaşım için konseyde Radyoloji, Onkoloji, Hepatoloji, Genel Cerrahi, Organ Nakli ve Girişimsel Radyoloji ile birlikte ortak karar vermek gerekebilmektedir. Karaciğer lezyonlarında ekip çalışması çok önemlidir' diyor.</p>

<p><strong>Hastaya bütüncül yaklaşım önemli!</strong></p>

<p>İyi huylu olduğu belirlenen ve hastaya risk oluşturmayan kitlelerde takip yeterli olabilirken, kitlenin özellikleri, hastanın risk faktörleri, eşlik eden hastalıkları ve yaşam tarzı tedavi kararını değiştirebiliyor. Doç. Dr. Yılmaz 'Hastaya bütüncül yaklaşmak gerekiyor. Konu sadece kitle değil, hastadır. Örneğin, doğum kontrol hapı kullanımı ile oluşan veya boyut artışı gösteren karaciğer kitleleri olan bir hastada bütüncül yaklaşımımız sebebe yönelik olmalıdır. Karaciğer kitlesi iyi huylu olsa da, doğum kontrol hapı yerine farklı korunma önerilmelidir.'</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Her kitlede biyopsi gerekmiyor!</strong></p>

<p>Günümüzde yapay zekanın tıpta da birçok alanda yol gösterici ve yardımcı olduğunu vurgulayan Doç. Dr. Yılmaz 'Yapay zeka sayesinde artık Radyoloji tetkikleri o kadar ilerledi ki, biyopsiye gerek kalmadan doku yapısı ile ilgili ayrıntılı cevaba ulaşılabilmektedir. Radyolojinin diğer faydası ise; o dokunun yapısı değil fonksiyonu hakkında da bilgi verebilmesidir. O doku nasıl fonksiyon gösteriyor, ne kadar aktif, çevre ile ilişkisi nasıl? Bu, dokuya isim vermekten daha fazla öneme sahiptir. Biyopsi lezyonun yerine göre kendine özgü riskleri de barındırmaktadır. Damarların yanında derinde olan dokudan biyopsi yapmak bazen kanama riski taşıyabilmektedir. Bu nedenle biyopsi altın standart olarak görülmemelidir. Her tetkikin yeri ve zamanı vardır' diyor.</p>

<p></p>

<p style="text-align:justify"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/gunumuzde-yagli-karacigere-bagli-siroz-artiyor</guid>
      <pubDate>Mon, 28 Sep 2026 10:08:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/karaciger-yaglanmasi.jpeg" type="image/jpeg" length="94380"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[İŞTE İNSÜLİN DİRENCİNİN 6 SİNYALİ]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/iste-insulin-direncinin-6-sinyali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/iste-insulin-direncinin-6-sinyali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnsülin direnci, vücudun kan şekerini düzenleyen insülin hormonuna karşı duyarlılığının azalmasıyla ortaya çıkıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnsülin direnci, vücudun kan şekerini düzenleyen insülin hormonuna karşı duyarlılığının azalmasıyla ortaya çıkıyor.</p>

<p>Sağlıksız beslenme, hareketsiz yaşam tarzı ve fazla kilo gibi nedenlerle ülkemizde her 4 kişiden birinde insülin direnci görüldüğünü belirten <strong>Acıbadem International Hastanesi İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç</strong>, 'İnsülin direnci çoğu zaman sessiz ilerleyen bir sorun olsa da, bel çevresinde genişleme, sık acıkma, yemeklerden sonra uyku isteği, sürekli susama hissi gibi bazı sinyallerle de kendini gösterebilir. Bunların hiçbiri tek başına insülin direncinin kanıtı olmadığı için, kişinin mutlaka bir hekim tarafından değerlendirilmesi gerekir. Çünkü erken tanı ve tedavi, ileride gelişebilecek tip 2 diyabet riskinin azaltılmasına yardımcı olabilir' diyor. Dr. Turunç, insülin direncinin 6 sinyalini anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p>

<p><strong>Bel çevresiniz genişliyorsa</strong></p>

<p>Göbek çevresinde yağlanma, insülin direnci açısından dikkate alınması gereken önemli işaretlerden biridir. Özellikle iç organların çevresinde biriken yağ dokusu metabolik açıdan daha fazla risk taşır. Kilo artışıyla birlikte bel çevresinde genişleme, hareketsiz yaşam ve ailede diyabet öyküsü de varsa, metabolik durumunuzun değerlendirilmesi gerekir. Ancak bel çevresi tek başına tanı koydurmaz; diğer risk faktörleriyle birlikte ele alınmalıdır.</p>

<p><strong>Yemekten kısa süre sonra yeniden acıkıyorsanız</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Dr. Emrah Turunç 'Bazı kişiler insülin direnciyle birlikte öğünlerden kısa süre sonra yeniden acıktıklarını ve gün içerisinde daha sık yemek yeme ihtiyacı duyduklarını ifade edebiliyorlar. Porsiyonlarınız yeterli olmasına rağmen sürekli açlık hissediyorsanız, özellikle yoğun karbonhidrat içeren öğünlerin ardından açlık hissiniz tekrarlıyorsa bu durumu önemsemek gerekir' diyor.</p>

<p><strong>Yemekten sonra gözleriniz kapanıyorsa:</strong></p>

<p>Yemek sonrasında hafif rehavet çoğumuzun yaşadığı normal bir durum olabilir. Özellikle ağır ve yüksek kalorili öğünlerden sonra bu durum daha fazla hissedilebilir. Ancak her öğünden sonra belirgin halsizlik, uyku hali ve enerji düşüklüğü yaşanması; özellikle kilo artışı, sık acıkma veya kan şekeri yüksekliği gibi başka bulgular da varsa dikkate alınmalıdır.</p>

<p><strong>Tatlıya karşı koyamıyorsanız</strong></p>

<p>Tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik yoğun istek, insülin direncinde en sık dile getirilen yakınmalardan biridir. Ancak uzun süre aç kalmak, düzensiz beslenmek, yetersiz uyumak, stres gibi etkenler de tatlı isteğini artırabilir. Bu nedenle tatlı ve karbonhidratlı yiyeceklere yönelik aşırı tüketim isteği sadece insülin direncine bağlanamaz. Sık acıkma, kilo artışı ve bel çevresinde genişleme gibi başka belirtiler de eşlik ediyorsa hekime başvurulmalıdır.</p>

<p><strong>Boyun ve koltuk altınız koyulaştıysa</strong></p>

<p>Cilt değişikliği, insülin direnci açısından diğer yakınmalara göre daha dikkat çekici bulgulardan biridir. Boyun, koltukaltı veya kasık bölgesinde cildin koyulaşması ve kalınlaşması şeklinde ortaya çıkabilir. Özellikle fazla kilolu kişilerde böyle bir değişiklik fark edildiğinde kan şekeri metabolizmasının değerlendirilmesi gerekir.</p>

<p><strong>Kan yağlarınız yüksekse</strong></p>

<p>İnsülin direnci yalnızca kan şekeriyle ilgili bir durum değildir. Trigliserid yüksekliği, HDL kolesterol (iyi kolesterol) düşük olması, yüksek tansiyon ve bel çevresinde yağlanma bir arada görülebilir. Dr. Emrah Turunç 'Kilonuz, bel çevreniz, tansiyonunuz, kan şekeriniz ve kan yağlarınızın bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekir. Birden fazla risk faktörünün aynı anda bulunması, metabolik açıdan daha dikkatli olunması gerektiğini gösterir' diyor.</p>

<p><strong>'Şekerim sınırda' deniyorsa: </strong></p>

<p>İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Emrah Turunç, insülin direncinin uzun süre kan şekeri normalmiş gibi görünerek ilerleyebildiğini ancak zamanla prediyabetin ortaya çıkabildiğini belirterek şöyle diyor: 'Zamanla pankreasın artan insülin ihtiyacını karşılaması zorlaştığında kan şekeri yükselmeye başlayarak prediyabet ortaya çıkabilir. Bu nedenle açlık kan şekeri veya üç aylık şeker ortalamasını gösteren HbA1c değerlerinin prediyabet aralığına gelmesi önemli bir uyarıdır. Prediyabet, 'henüz diyabet değilim, dolayısıyla sorun yok' anlamına gelmez. Tam tersine diyabet riskinin ufukta görünmeye başladığı, yaşam tarzı değişiklikleri ve uygun takip ile müdahale edilmesi gereken kritik bir dönemdir.'</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/iste-insulin-direncinin-6-sinyali</guid>
      <pubDate>Wed, 23 Sep 2026 09:06:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/insulin-direnci-hh.jpg" type="image/jpeg" length="19302"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[BEBEKLERDE DİŞ SAĞLIĞINI KORUMANIN 10 ALTIN KURALI]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/bebeklerde-dis-sagligini-korumanin-10-altin-kurali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/bebeklerde-dis-sagligini-korumanin-10-altin-kurali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Bebeklerde öellikle erken dönemde şekerli yiyecek ve içeceklerle tanışılması, ağız ve diş sağlığı açısından risk oluşturabiliyor...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Bebeklerde ağız ve diş sağlığının temelleri, ilk süt dişlerinin çıkmasıyla değil, doğumdan itibaren oluşturulan doğru beslenme ve bakım alışkanlıklarıyla atılıyor.</p>

<p><strong>Özellikle şeker tüketimi, beslenme sıklığı, gece beslenmeleri, ağız hijyeni, biberon ve emzik kullanımı gibi faktörler, erken çocukluk çağı çürükleri açısından önem taşıyor. Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, bebeklik döneminden itibaren ağız ve diş sağlığının korunması için ebeveynlerin dikkat etmesi gereken 10 temel noktaya dikkat çekiyor.</strong></p>

<p><strong>1. İlk İki Yıl Şekerle Tanıştırmayın</strong></p>

<p>Yanlış beslenme alışkanlıkları, çocuklarda diş çürüklerinin önemli risk faktörleri arasında yer alıyor. Özellikle erken yaşta şekerli yiyecek ve içeceklerle tanışılması, ağız ve diş sağlığı açısından risk oluşturabiliyor.</p>

<p>2 yaşın altındaki çocukların beslenmesinde şeker bulunmaması, ilerleyen dönemlerde ise şeker içeren yiyecek ve içeceklerin tüketiminden kaçınılması diş sağlığının korunması açısından önem taşıyor.</p>

<p><strong>2. Anne Sütünü Çürüğün Tek Nedeni Olarak Görmeyin</strong></p>

<p>Anne sütü, bebeklerin büyüme ve gelişimi açısından önemli bir besin kaynağı. Bununla birlikte özellikle uzun süren gece beslenme alışkanlığı ve gece emzirme sıklığı, şeker içeren ek gıdaların tüketimi ve yetersiz ağız hijyeni gibi faktörlerin bir araya gelmesi, erken çocukluk çağı çürüğü riskini artırabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle ilk dişlerin sürmesinden itibaren bebeğin ağız hijyenine özen gösterilmesi önem kazanıyor. Dişler çıktıktan sonra düzenli fırçalama alışkanlığının oluşturulması ve hijyen alışkanlıklarının idame ettirilmesi gerekiyor. Anne sütünün tek başına çürüğün nedeni olarak değerlendirilmemesi; beslenme şekli, süresi ve sıklığı, gece beslenmeleri, şeker tüketimi ve ağız hijyeniyle birlikte ele alınması gerekiyor.</p>

<p><strong>3. 'Doğal Şeker' De Çürük Riskini Ortadan Kaldırmıyor</strong></p>

<p>Ek besinlere geçilen dönemde yiyecekleri tatlandırmak amacıyla beyaz veya esmer şeker yerine bal, pekmez ya da keçiboynuzu özü gibi ürünlerin kullanılması, bu ürünlerin dişler açısından risksiz olduğu anlamına gelmiyor. Bal ve pekmez de doğal şeker içerikleri ile tüketim şekline ve sıklığına göre dişler için tehlike arz edebiliyor.</p>

<p>Özellikle bebeğin kolay uykuya dalmasını sağlamak amacıyla biberonun veya emziğin şekerli ürünlerle tatlandırılması, gece saatlerinde tükürük akışının azalması, şekerli gıdaların diş yüzeyleriyle temas süresinin uzaması ve ağız hijyeninin sağlanamaması gibi faktörlerle birleşerek çürük riskini artırabiliyor.</p>

<p><strong>4. Sütü Tatlandırmadan Tüketmeye Özen Gösterin</strong></p>

<p>Süt, doğal bir kalsiyum kaynağı olarak tatlandırılmadan tüketilmeli. Diş çürüğü açısından yalnızca alınan şeker miktarı değil, şekerin ne sıklıkta ve ne kadar süreyle diş yüzeyleriyle temas ettiği de önem taşıyor.</p>

<p>Bu nedenle bebeklik döneminden itibaren tatlandırılmış süt ve şekerli içecek alışkanlığının oluşturulmaması gerekiyor.</p>

<p><strong>5. Kaşık ve Biberon Gibi Araçları Ortak Kullanmayın</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Çürükle ilişkili bakterilerin bakım verenlerden bebeklere tükürük yoluyla aktarılması mümkün. Bu nedenle yetişkinlerle bebekler arasında kaşık, biberon veya ağızla temas eden beslenme araçlarının ortak kullanılmamasına dikkat edilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bebeğin ağız çevresinden öpülerek sevilmesi de bakteri aktarımı açısından risk taşıyabiliyor.</p>

<p><strong>6. Biberondan Bardağa Geçişi Geciktirmeyin</strong></p>

<p>Biberon kullanımının uzun süre devam ettirilmesi, özellikle biberonun uyku sırasında veya uzun süre ağızda tutulması, çürük açısından risk oluşturabiliyor.</p>

<p>Bu nedenle yaklaşık 12. aydan itibaren bardaktan içme becerisinin desteklenmesi ve biberondan kademeli olarak uzaklaşılması öneriliyor.</p>

<p><strong>7. Düzenli İlaç Kullanan Bebeklerde Bireysel Risk Durumunu Göz Önünde Bulundurun</strong></p>

<p>Tanı konmuş bir hastalığı bulunan ve düzenli ilaç kullanması gereken bebeklerde ağız hijyeni alışkanlıklarının çocuğun bireysel ihtiyaçlarına göre düzenlenmesi önem arz ediyor.</p>

<p>Kullanılacak ağız bakım ürünlerinin seçimi, beslenme düzeni ve diş hekimi kontrol sıklığının çocuğun çürük riskine göre belirlenmesi gerekiyor. Düzenli kontroller sayesinde çürük oluşmadan önce koruyucu önlemler alınması veya başlangıç aşamasındaki sorunların erken dönemde tespit edilebilmesi genel sağlığın korunmasında rol oynuyor.</p>

<p><strong>8. İlk Diş Çıkar Çıkmaz Fırçalamaya Başlayın</strong></p>

<p>Bebeğin ilk süt dişleri çıkmaya başladığı andan itibaren ağız ve diş bakımına başlanmalı. Çocuğun yaşına uygun, yumuşak kıllı bir diş fırçası ve çürük riski göz önünde bulundurularak çocuk diş hekiminin önerdiği florürlü diş macunu kullanılmalı.</p>

<p>Dişlerin günde iki kez, özellikle sabah, günün ilk öğününden sonra, ve gece yatmadan önce fırçalanması gerekiyor.</p>

<p><strong>9. Emzik Kullanım Süresini Doğru Belirleyin</strong></p>

<p>Emzik kullanımı, özellikle ilk dönemlerde bebeğin sakinleşmesine yardımcı olabiliyor. Ancak emme alışkanlığının uzun süre devam etmesi, gelişmekte olan çene ve diş yapısı üzerinde istenmeyen etkilere yol açabiliyor.</p>

<p>18 aydan sonra devam eden emzik kullanımı, gelişmekte olan ağız ve yüz yapısını, çenelerin kapanış ilişkisini ve diş dizilimlerini etkileyebiliyor. Bu nedenle emziği bırakma sürecinde, çocuğun gelişim paterninin de göz önünde bulundurulması gerekiyor.</p>

<p><strong>10. Diş Hekimi Kontrollerini İhmal Etmeyin</strong></p>

<p>Bebeğin ilk diş hekimi muayenesinin, ilk dişin sürmesinden sonraki 6 ay içinde yapılması öneriliyor. Böylece çürük riski değerlendirilebiliyor; ağız hijyeni, beslenme alışkanlıkları ve diş sağlığı konusunda aileye çocuğun bireysel gereksinimlerine özel olarak önem kazanan öneriler verilebiliyor.</p>

<p>Çocuk Diş Hekimliği Uzmanı Dt. Nurgül Demir, 'Bebeklerde ağız ve diş sağlığı, yalnızca dişler çıktıktan sonra başlayan bir bakım süreci değildir. Beslenme alışkanlıklarından ağız hijyenine, biberon ve emzik kullanımından ilk diş hekimi kontrolüne kadar birçok faktör çocuğun ilerleyen yıllardaki ağız sağlığını etkiler. Ebeveynlerin ilk dişler çıktığı andan itibaren düzenli bakım ve kontrolleri bir rutin haline getirmesi, sağlıklı bir ağız yapısının korunmasına önemli katkı sağlar. Erken dönemde alınan küçük önlemler, ileride oluşabilecek ciddi ağız hastalıklarının ve diş sorunlarının önüne geçebilir' dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/bebeklerde-dis-sagligini-korumanin-10-altin-kurali</guid>
      <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 16:20:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/bebek-dis-hh.jpg" type="image/jpeg" length="86623"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SONBAHARDA INFLUENZA'YA KARŞI 7 ETKİLİ ÖNLEM]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/sonbaharda-influenzaya-karsi-7-etkili-onlem</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/sonbaharda-influenzaya-karsi-7-etkili-onlem" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Influenza, ani başlayan ateş, kuru öksürük ve kas ağrılarıyla kendini gösterir; boğaz ağrısı, baş ağrısı, burun tıkanıklığı ve bulantı da eşlik edebilir.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sonbaharın gelmesiyle birlikte influenza (grip) vakalarının görülme sıklığı artabiliyor. Hava sıcaklıklarındaki değişimler, okulların açılması ve kapalı, kalabalık ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi solunum yolu virüslerinin daha kolay yayılmasına zemin hazırlayabiliyor. Acıbadem Maslak Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Kristine Koyunseven 'İnfluenza, temel olarak A ve B tipleriyle mevsimsel gribe neden olan ve genetik yapısı zaman içinde değişebilen bir virüstür. Bu değişken yapı, influenza virüslerinin toplumda her yıl yeniden dolaşıma girebilmesinin ve grip aşılarının düzenli olarak güncellenmesinin önemli nedenlerinden biridir' diyor.</p>

<p>Sonbaharın gelmesiyle birlikte influenza (grip) vakalarının görülme sıklığı artabiliyor. Hava sıcaklıklarındaki değişimler, okulların açılması ve kapalı, kalabalık ortamlarda daha fazla zaman geçirilmesi solunum yolu virüslerinin daha kolay yayılmasına zemin hazırlayabiliyor. <strong>Acıbadem Maslak Hastanesi Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Kristine Koyunseven</strong> 'İnfluenza, temel olarak A ve B tipleriyle mevsimsel gribe neden olan ve genetik yapısı zaman içinde değişebilen bir virüstür. Bu değişken yapı, influenza virüslerinin toplumda her yıl yeniden dolaşıma girebilmesinin ve grip aşılarının düzenli olarak güncellenmesinin önemli nedenlerinden biridir' diyor.</p>

<p>Influenzanın ani başlayan ateş, kuru öksürük ve kas ağrılarıyla kendini gösterebildiğini, boğaz ağrısı, baş ağrısı, burun tıkanıklığı ve bulantının da eşlik edebildiğini belirten Dr. Koyunseven, özellikle 65 yaş üzeri bireyler, gebeler, kronik hastalığı bulunanlar ve obezitesi olan kişilerde daha ağır seyredebildiğini vurguluyor. Bazı basit ama etkili önlemlerle influenzadan korunmanın mümkün olabildiğini vurgulayan Enfeksiyon Hastalıkları ve Klinik Mikrobiyoloji Uzmanı Dr. Koyunseven, 7 etkili önlemi anlattı, önemli uyarılar ve önerilerde bulundu.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Grip aşınızı olun!</strong></p>

<p>Influenzadan korunmada en etkili yöntemlerden biri; yıllık grip aşısıdır. Influenza virüsü zaman içinde değişebildiği için aşı içeriği, dolaşımdaki virüslere ilişkin küresel veriler doğrultusunda her yıl güncellenmektedir. Genel olarak 6 ay ve üzerindeki, aşıya engel bir durumu bulunmayan kişilerin yıllık influenza aşısı yaptırmasında büyük fayda vardır. Özellikle komplikasyon riski yüksek kişilerde aşılama hastalığın ağır seyretme ve ciddi sonuçlara yol açma riskini azaltmada önem taşır. Antikor korumasının en yüksek seviyeye ulaşması yaklaşık 2 hafta sürer. Kuzey Yarımküre'de aşı influenza aktivitesi başlamadan önce, tercihen ekim ayı sonuna kadar uygulanmalıdır; ancak bu dönemi kaçıran kişiler influenza sezonu devam ettiği sürece aşı olabilir. Aşının koruyuculuğu kişiye ve dolaşımdaki virüslerle aşıdaki virüs türlerinin uyumuna göre değişebilse de, influenza gelişmesi durumunda hastalığın şiddetini, yoğun bakım gereksinimini ve ölüm riskini azaltabilir.</p>

<p><strong>Sağlıklı ve dengeli beslenin!</strong></p>

<p>Sağlıklı ve dengeli beslenme, bağışıklık sisteminin normal işlevlerini destekleyerek vücudun enfeksiyonlara karşı doğal savunmasına katkı sağlar. Özellikle taze sebze ve meyvelerden zengin, yeterli ve dengeli bir beslenme düzeni; bağışıklık yanıtı için gerekli vitamin, mineral ve diğer besin öğelerinin karşılanması açısından önemlidir. Öğün atlamak veya aşırı kısıtlayıcı diyetler uygulamak yerine, yeterli ve dengeli beslenme sürdürülebilir bir yaşam biçimi haline getirilmelidir. Ancak sağlıklı beslenmenin tek başına influenzadan korumadığı; aşılama ve diğer koruyucu önlemlerin yerini tutmadığı unutulmamalıdır.</p>

<p><strong>Uyku düzeninize dikkat edin!</strong></p>

<p>Uyku, byin fonksiyonlarından bağışıklığa kadar vücudun temel bakım süreçlerinden biridir. Metabolik atıkları temizlemek ve bağışıklığı düzenlemek gibi kritik roller üstlenen uyku, yetersiz ve kalitesiz olduğunda bağışıklığı zayıflatarak enfeksiyon riskini artırabilir. Özellikle sonbahar ve kış aylarında influenza gibi solunum yolu enfeksiyonlarının daha sık görüldüğü dönemlerde, düzenli ve yeterli uyku bağışıklık savunmasına destek olarak enfeksiyonlardan korunmada önemli rol oynar. ABD Hastalık Kontrol ve Korunma Merkezleri (CDC) de influenza önlemleri arasında yeterli ve kaliteli uykunun önemine dikkat çekmektedir.</p>

<p>Kaynak: (KAHA) Kapsül Haber Ajansı</p>

<p></p>

<p><strong>El hijyenine çok özen gösterin! </strong></p>

<p>El hijyeni, influenza virüsünün eller aracılığıyla göz, burun ve ağız mukozasına taşınmasını önlemeye yardımcı olan önemli koruyucu önlemlerden biridir. Ellerin su ve sabunla düzenli olarak yıkanması veya uygun durumlarda alkol bazlı el antiseptiği kullanılması bulaş riskinin azaltılmasına katkı sağlar. Özellikle öksürme, hapşırma veya ortak yüzeylere temas sonrasında ellerin temizlenmesi; yıkanmamış ellerle göz, burun ve ağıza dokunmaktan kaçınılması önemlidir.</p>

<p><strong>Hasta kişilerle temastan uzak durun! </strong></p>

<p>Influenza, öksürme, hapşırma sonrasında ortaya çıkan solunum parçacıklarıyla kolayca bulaşabilir. Bu nedenle hasta kişilerle yakın temastan mümkün olduğunca kaçınmak ve hastalık belirtileri olan kişilerin dinlenerek evde kalması, bulaşın azaltılmasında önemli rol oynar. Özellikle kapalı ve kalabalık ortamlarda yakın teması azaltmaya da özen gösterilmelidir.</p>

<p><strong>Ortamı sık sık havalandırın</strong></p>

<p>Kapalı ve kalabalık ortamların düzenli olarak havalandırılması, havadaki solunum parçacıklarının yoğunluğunu azaltarak influenza gibi solunum yolu enfeksiyonlarının bulaşma riskinin düşürülmesine yardımcı olabilir. Ev, iş yeri, sınıf ve diğer kapalı alanlarda pencereleri sık sık açarak temiz hava girişini sağlamak önemli bir korunma önlemidir.</p>

<p><strong>Maske takın</strong></p>

<p>Maskeler, öksürme, hapşırma, konuşma ve solunum sırasında çevreye yayılan solunum parçacıklarının yayılımını azaltarak hem hastalığın başkalarına bulaşmasını hem de kişisel maruziyeti azaltmaya yardımcı olur. Etkili bir korunma için maskenin ağız ve burnu tamamen kapatacak şekilde doğru kullanılması önemlidir. İnfluenzadan korunmada maske tek başına yeterli olmayabileceğinden; el hijyeni, ortamların düzenli havalandırılması, hasta kişilerle yakın temastan kaçınma ve aşılama gibi diğer koruyucu önlemlerle birlikte uygulanmalıdır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/sonbaharda-influenzaya-karsi-7-etkili-onlem</guid>
      <pubDate>Tue, 22 Sep 2026 09:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/influenza-grip-hh.jpg" type="image/jpeg" length="96992"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ALZHEIMER HASTALARINA VE YAKINLARINA AKILLI DESTEK]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/alzheimer-hastalarina-ve-yakinlarina-akilli-destek</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/alzheimer-hastalarina-ve-yakinlarina-akilli-destek" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Alzheimer hastalığında bakım süreci yalnızca hastanın değil, bakım veren yakınlarının da yaşamını önemli ölçüde etkiliyor...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>AgeSA, beş yıl önce Sivil Toplum için Destek Vakfı iş birliğiyle hayata geçirdiği Her Yaşta Fonu kapsamında yaşlılık ve yaşlanma alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarını desteklemeye devam ediyor. Fon kapsamında Türkiye Alzheimer Derneği iş birliğiyle hayata geçirilen Alz-TAG Projesi, Alzheimer hastalarının ve hasta yakınlarının günlük yaşamını doğrudan etkileyen kaybolma riski ve bakım yüküne yönelik teknoloji, eğitim ve rehberliği bir araya getiren bütüncül bir destek modeli sundu.</p>

<p><strong>1 milyon 250 bin TL hibe desteğiyle</strong> gerçekleştirilen proje kapsamında, 19 ilde toplam <strong>534 Alzheimer hastası ve yakınına</strong> ulaşıldı. Projenin merkezinde, Bluetooth teknolojisiyle çalışan ve Alzheimer hastalarının yakınları tarafından kolaylıkla takip edilebilmesini sağlayan <strong>Akıllı Anahtarlık-Tag (Alz-TAG)</strong> yer aldı. Proje, teknolojik bir cihazın hastalara ulaştırılmasının ötesine geçerek, hasta yakınlarının bu teknolojiyi günlük bakım rutinlerine nasıl dahil edebileceklerini öğrenmelerini ve olası riskleri daha etkin yönetebilmelerini hedefledi.</p>

<p><strong>Teknoloji, eğitim ve rehberlik bir arada</strong></p>

<p>Alzheimer hastalığında bakım süreci yalnızca hastanın değil, bakım veren yakınlarının da yaşamını önemli ölçüde etkiliyor. Özellikle hastanın evden uzaklaşması veya kaybolması ihtimali, hasta yakınları açısından sürekli bir endişe ve tetikte olma hali yaratabiliyor. Alz-TAG Projesi bu sorundan yola çıkarak, kaybolma riskini azaltacak teknolojik bir çözümü, hasta yakınlarının bilgi ve farkındalığını artıran eğitimlerle destekledi.</p>

<p>Proje kapsamında hasta yakınlarına yalnızca cihazın kullanımı anlatılmadı; teknolojinin hasta bakım sürecine nasıl entegre edilebileceği, güvenlik risklerinin nasıl yönetilebileceği ve olası risklere karşı nasıl hazırlıklı olunabileceği konusunda da destek sağlandı. Böylece teknoloji, günlük bakım pratiğinin bir parçası haline getirilirken hasta yakınlarının kendilerini daha hazırlıklı ve güvende hissetmelerine katkı sunuldu.</p>

<p>Projenin etki değerlendirme sonuçları da bu bütüncül yaklaşımın karşılığını ortaya koydu. <strong>Alz-TAG'i rutinlerine entegre eden hasta yakınlarının tamamı stres seviyelerinde düşüş yaşadığını belirtirken, bakım verenlerin yaygın anksiyete puanlarında ortalama yüzde 7,7 düşüş kaydedildi.</strong> Katılımcıların yüzde 84'ü teknolojik cihazların hasta bakımına nasıl entegre edileceği konusunda yeterli bilgiye ulaştığını ifade ederken, yüzde 80'inin güvenlik riskleri ve risk yönetimi konusundaki farkındalığının arttığı görüldü.</p>

<p>Cihazın günlük yaşamdaki kullanımına ilişkin sonuçlar da dikkat çekti. Hasta yakınlarının <strong>yüzde 58'i Alz-TAG'i her gün kullandığını</strong>, yüzde 66'sı ise cihazın hastanın güvenliğini sağlama noktasında önemli bir yardımcı olduğunu belirtti. Projeye katılanların tamamının cihazı başka hasta yakınlarına kesinlikle önereceğini ifade etmesi ise modelin kullanıcılar açısından yarattığı değeri ortaya koydu.</p>

<p><strong>534 hastadan daha geniş bir etki alanına</strong></p>

<p>Alz-TAG Projesi, doğrudan a ulaştığı kişilerle sınırlı kalmayan bir etki alanı da oluşturdu. Türkiye Alzheimer Derneği'nin 19 şubesi ve yaklaşık 60 gönüllüsünün katkısıyla yürütülen proje, hasta yakınlarının derneğin ücretsiz ve erişilebilir destek hizmetleriyle daha yakından tanışmasına, gönüllü ve hasta yakını ağının güçlenmesine de katkı sağladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Projenin ortaya koyduğu sonuçlar, modelin kamu hizmetleriyle nasıl bütünleştirilebileceğine ilişkin yeni iş birliklerinin de önünü açtı. Yerel otoritelerle modelin kamu hizmetlerine entegrasyonu için somut çalışmalar başlatılırken, projenin finansal sürdürülebilirliği açısından da önemli adımlar atıldı.</p>

<p>Alz-TAG'in yarattığı etki sayesinde <strong>Finansal Kurumlar Birliği'nden 251 bin TL ek bağış</strong> sağlandı. Bunun yanı sıra maraton koşularıyla oluşturulan <strong>860 bin TL'lik kaynak</strong> sayesinde 83 yeni hasta ve hasta yakınına daha Smart-Tag ulaştırıldı. Böylece proje, başlangıçta belirlenen yararlanıcı grubunun ötesine geçerek farklı paydaşların katkısıyla büyüyen ve kendi etki alanını genişleten bir modele dönüştü.</p>

<p>Projenin saha uygulamasından elde edilen nitelikli veriler ise akademik bir çıktıya dönüştürüldü. Alz-TAG modeli kapsamında elde edilen bulgularla hazırlanan bilimsel bildiri, <strong>Lyon'da düzenlenen Uluslararası Alzheimer Kongresi'nde sunuldu.</strong> Bu gelişme, Türkiye'de geliştirilen modelin yalnızca sosyal etkisini değil, bilimsel açıdan da paylaşılabilir ve değerlendirilebilir bir çalışma niteliği taşıdığını ortaya koyuyor.</p>

<p>AgeSA Hayat ve Emeklilik Ürün Yönetimi, Marka ve Kurumsal İletişim Genel Müdür Yardımcısı <strong>Roşan Dilek</strong>, projenin sonuçlarıyla ilgili yaptığı açıklamada şunları söyledi:</p>

<p>'AgeSA olarak, 'mutlu bireyleri olan güven dolu bir toplum' için işimizin özündeki iyiliği sunmayı varlık nedenimiz olarak görüyoruz. Her Yaşta projemizle beş yılı aşkın süredir Türkiye'de yaşlanmaya hazırlık konusunda farkındalık yaratmayı, yaşlılığa dair kalıplaşmış algıları dönüştürmeyi ve daha aktif, sağlıklı, güvenli bir yaş alma kültürüne katkı sunmayı hedefliyoruz. Her Yaşta Fonu ile bu vizyonu sivil toplumun uzmanlığı ve sahadaki deneyimiyle buluşturuyoruz. Alz-TAG Projesi'nin sonuçları da eğitim, teknoloji ve çok paydaşlı iş birliğiyle insanların hayatına somut biçimde dokunan sosyal etki modelleri geliştirilebileceğini gösterdi. 534 hasta ve yakınına ulaşılması, bakım verenlerin risk yönetimi kapasitesinin güçlenmesi ve kaygı düzeylerinde düşüş sağlanması bizim için çok kıymetli. AgeSA olarak, yaşlanma alanında kalıcı değer yaratan, güvenli ve iyi yaşamı destekleyen modellerin gelişmesine katkı sunmayı sürdüreceğiz.'</p>

<p>Sivil Toplum için Destek Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Betül Selcen Özer, AgeSA ile kurulan iş birliğinin yaşlıların ihtiyaçlarının görünür kılınmasına ve bu alandaki dayanışmanın büyümesine katkı sunduğunu belirtti. Özer, 'Her Yaşta Fonu, yaşlılık alanında çalışan sivil toplum kuruluşlarının güçlenmesine alan açarken, yaşlıların haklarına erişebildiği, karar alma süreçlerine katılabildiği ve toplumun eşit üyeleri olarak yaşamlarını sürdürebildiği bir yaşamın mümkün olduğunu hatırlatıyor. Biz de sivil toplum kuruluşlarıyla bağışçıları bir araya getirerek bu alandaki çalışmaların güçlenmesine katkı sunmaya devam ediyoruz' dedi.</p>

<p>Türkiye Alzheimer Derneği <strong>Proje Koordinatörü Ezgi Gizem Gürbüz</strong> ise proje kapsamında elde edilen deneyimin önemine dikkat çekerek şunları söyledi:</p>

<p>'Alzheimer hastalığında bakım süreci, hasta kadar hasta yakınlarının da yaşamını derinden etkileyen çok boyutlu bir deneyim. Özellikle kaybolma riski, hasta yakınlarının günlük hayatında sürekli tetikte olma halini beraberinde getiriyor. Alz-TAG Projesi ile bu ihtiyaca yalnızca bir teknoloji desteğiyle değil; eğitim, rehberlik, takip ve dayanışmayı bir araya getiren bütüncül bir modelle yanıt verdik. Proje süresince aldığımız geri bildirimler, bu desteğin ailelerin hayatında ne kadar somut bir karşılık bulduğunu gösterdi. 19 şubemizin ve 60'a yakın gönüllümüzün katkısıyla 534 hasta ve yakınına ulaşmak, Alzheimer Derneği olarak bizim için de önemli bir kurumsal öğrenme ve dayanışma deneyimi oldu. Bu proje sayesinde hasta yakınları, derneğimizin ücretsiz ve erişilebilir destek sağlayan yönünü daha yakından tanıdı; gönüllü ve hasta yakını ağımız güçlendi. Hasta yakınlarından aldığımız çok sayıda teşekkür telefonu, projenin gerçek bir ihtiyaca dokunduğunu görmemiz açısından bizim için çok değerliydi. Ayrıca modelin yerel yönetimlerin gündemine girmesi, ek bağışlar ve kampanyalarla projenin finansal sürdürülebilirliğine yönelik adımlar atılması, Alz-TAG'in yalnızca yararlanıcılar üzerinde değil, farklı paydaşlar üzerinde de bir çarpan etkisi yarattığını gösteriyor. Bununla birlikte, projeden elde edilen verilerle bir bilimsel bildiri hazırladık. Bu bildiriyi Lyon'da düzenlenecek Uluslararası Alzheimer Kongresi'nde sunacağız. Bu gelişmenin, Türkiye'de geliştirilen Alz-TAG modelinin bilimsel değerini ve uluslararası alanda paylaşılabilir niteliğini göstermesi açısından çok kıymetli olduğuna inanıyoruz.'</p>

<p>Alz-TAG Projesi, <strong>yaşlanma sürecinde güvenliği destekleyen teknolojilerin, doğru eğitim ve rehberlikle buluştuğunda yalnızca bir cihazdan çok daha fazlasına dönüşebileceğini</strong> ortaya koyuyor. Projenin ortaya çıkardığı ölçülebilir sonuçlar; Alzheimer hastalarının güvenliğini desteklerken hasta yakınlarının bilgi, farkındalık ve risk yönetimi kapasitesini güçlendiren, aynı zamanda farklı paydaşların katkısıyla büyüyebilen bir sosyal etki modelinin mümkün olduğunu gösteriyor.</p>

<p></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/alzheimer-hastalarina-ve-yakinlarina-akilli-destek</guid>
      <pubDate>Mon, 21 Sep 2026 18:31:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/alzheimer-hh-1.jpeg" type="image/jpeg" length="41936"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[BOTOKS ARTIK TUTMUYORSA NEDENİ İLAÇ OLMAYABİLİR!]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/botoks-artik-tutmuyorsa-nedeni-ilac-olmayabilir</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/botoks-artik-tutmuyorsa-nedeni-ilac-olmayabilir" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Çalışmalar sık ve yüksek dozda uygulamalarda vücudun toksine karşı antikor geliştirebildiğini ve bunun kalıcı etkisizliğe yol açabildiğini gösteriyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Botoks uygulamalarında 'artık eskisi kadar etki etmiyor' şikâyeti giderek daha sık duyuluyor. Bilimsel literatür, sık ve yüksek dozda uygulamalarda vücudun toksine karşı nötralizan antikor geliştirebildiğini ve bunun kalıcı etkisizliğe yol açabildiğini gösteriyor.</p>

<p>Medikal estetik uzmanı Dr. Merve Demir Güzel, direncin nadir ancak geri dönüşü zor bir tablo olduğunu, en büyük risk faktörünün 'biraz daha' isteyen hasta ile 'evet' diyen klinik ikilisi olduğunu belirtiyor.</p>

<p dir="ltr">Botoks, dünyada en sık uygulanan cerrahi olmayan estetik işlem. Yıllardır düzenli uygulama yaptıran hasta sayısı hızla artarken, kliniklerde yeni bir şikâyet profili öne çıkıyor: İlk yıllarda mükemmel sonuç veren uygulama, zamanla daha kısa süreli ve daha zayıf etki göstermeye başlıyor.</p>

<p dir="ltr">Literatür bu tabloyu 'ikincil yanıtsızlık' olarak adlandırıyor: Botoksun başlangıçta etkili olduğu, ancak tekrarlayan uygulamalar sonrasında etkisini kaybettiği durum. Estetik uygulamalardaki yanıtsızlık vakalarının büyük çoğunluğu bu tipte.</p>

<p><strong>Vücut botoksa direnç geliştirebilir mi?</strong></p>

<p dir="ltr">Evet, ancak nadir. Botulinum toksin bir protein ve bağışıklık sistemi, tekrarlayan maruziyet sonrasında bu proteine karşı nötralizan antikor üretebiliyor. Antikorlar toksini hedefine ulaşmadan etkisiz hâle getiriyor; sonuç, uygulamanın 'tutmaması'.</p>

<p dir="ltr">Farklı endikasyonları kapsayan bir meta-analizde nötralizan antikor sıklığı yüzde 1,2 ile 2,3 arasında bildiriliyor. Estetik uygulamalarda düşük dozlar kullanıldığı için oran daha da düşük olabiliyor; ancak literatürde düşük dozlarda bile direnç gelişen vakalar mevcut.</p>

<p dir="ltr">Medikal estetik uzmanı <strong>Dr. Merve Demir Güzel</strong>, direncin 'tutmadı' şikâyetinin yalnızca bir nedeni olduğunu vurguluyor:</p>

<p dir="ltr">''Botoksum tutmadı' diyen hastada ilk düşündüğüm şey direnç değil. Önce ürün: Kaçak mı, sulandırılmış mı, soğuk zinciri kırık mı? Sonra teknik: Doz yeterli miydi, doğru noktaya mı yapıldı? Bunlar elendikten sonra, hastanın öyküsünde 'her seferinde daha kısa sürdü' deseni varsa, o zaman direnç aklıma geliyor. Direnç nadir; ama geliştiğinde geri almak çok zor. Bu yüzden önlemek, tedavi etmekten önemli.'</p>

<p><strong>Riski artıran alışkanlıklar</strong></p>

<p dir="ltr">Literatürde antikor gelişimiyle ilişkilendirilen faktörler büyük ölçüde uygulama davranışıyla ilgili:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Üç aydan kısa aralıklar</strong> — Etki bitmeden tekrar uygulama, bağışıklık sistemini sık uyarıyor</p>

<p><strong>Erken 'rötuş'</strong> — İlk uygulamadan üç hafta içinde yapılan ek enjeksiyonlar, en yüksek riskli davranış olarak tanımlanıyor</p>

<p><strong>Yüksek kümülatif doz</strong> — Yıllar içinde biriken toplam miktar</p>

<p><strong>Tek seansta yüksek doz</strong> — Aynı anda çok bölgeye, yüksek ünite</p>

<p><strong>Formülasyon</strong> — Bazı ürünlerdeki yardımcı proteinlerin bağışıklık yanıtını güçlendirebildiği bildiriliyor</p>

<p dir="ltr">'En riskli hasta, üç haftada bir 'şurası az olmuş' diye gelen hasta. Her rötuş, bağışıklık sistemine bir uyarı daha. Bir de bunu yapmaya istekli klinik varsa — 'tabii, hemen ekleyelim' — o hastayı birkaç yılda dirence götürüyorsunuz. Ben rötuş isteyene şunu söylüyorum: İki hafta bekle, tam etkiyi gör, sonra konuşalım. Üç aydan önce tekrar yok. Bu kural hastayı kızdırıyor bazen, ama hastanın geleceğini koruyor.'</p>

<p><strong>Direnç gelişirse ne olur</strong></p>

<p dir="ltr">Nötralizan antikor gelişen hastada botoks etkisi giderek azalıyor ve bazı vakalarda tamamen kayboluyor. Bu durum yalnızca estetik uygulamayı değil, ileride gerekebilecek tıbbi botulinum toksin tedavilerini de — migren, aşırı terleme, kas spazmı gibi — etkileyebiliyor.</p>

<p dir="ltr">Literatürde tanımlanan yönetim seçenekleri arasında uygulamaya ara verilmesi, aralıkların uzatılması ve yardımcı protein içermeyen formülasyonlara geçiş sayılıyor. Ancak antikorların vücuttan tamamen temizlenmesi uzun sürebiliyor ve her hastada gerçekleşmiyor.</p>

<p dir="ltr">'Dirençli hastaya 'dozu artıralım' demek en kötü refleks. Daha fazla toksin, daha fazla antikor. Doğru yaklaşım tam tersi: Ara ver, bağışıklık sistemi sakinleşsin. Bazı hastalarda aylarca, bazılarında daha uzun. Bu sürede hasta 'çizgilerim geri geldi' diye üzülüyor. Ama alternatifi, botoksun bir daha hiç işe yaramaması. Bunu hastaya açıkça anlatmak gerekir.'</p>

<p><strong>Sık sorulan sorular</strong></p>

<p dir="ltr"><strong>Botoksa direnç ne kadar sık görülür?</strong> Nadir; farklı kullanımları kapsayan çalışmalarda yüzde 1-2 civarında bildiriliyor. Estetik dozlarda daha düşük olabiliyor ancak sıfır değil.</p>

<p dir="ltr"><strong>Direnç geliştiğini nasıl anlarım?</strong> Aynı ürün ve dozla yapılan uygulamaların etkisinin her seferinde daha kısa sürmesi ve zayıflaması tipik desen. Kesin tanı için laboratuvar testi gerekir.</p>

<p dir="ltr"><strong>Rötuş yaptırmak zararlı mı?</strong> İlk uygulamadan sonraki ilk üç hafta içinde yapılan ek enjeksiyonlar, antikor gelişimi açısından en riskli davranış olarak tanımlanıyor.</p>

<p dir="ltr"><strong>Direnç gelişirse botoks bir daha hiç işe yaramaz mı?</strong> Her zaman değil. Ara verme ve formülasyon değişikliğiyle bazı hastalarda yanıt geri dönebiliyor; ancak bu süreç uzun ve garantisi yok.</p>

<p dir="ltr"><strong>Sık botoks yaptırmak güvenli mi?</strong> Üç ay ve üzeri aralıklarla, uygun dozda yapıldığında uzun süreli kullanım güvenli kabul ediliyor. Sorun sıklık ve doz aşımında başlıyor.</p>

<p dir="ltr"></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/botoks-artik-tutmuyorsa-nedeni-ilac-olmayabilir</guid>
      <pubDate>Fri, 11 Sep 2026 16:09:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/botoks-artik-tutmuyorsa-nedeni-ilac-olmayabilir.webp" type="image/jpeg" length="92049"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KİLOLU İNSANLARIN % 70'İNDE KARACİĞER YAĞLANMASI VAR]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/kilolu-insanlarin-70inde-karaciger-yaglanmasi-var</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/kilolu-insanlarin-70inde-karaciger-yaglanmasi-var" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kilolu insanların 70'inde, diyabetlilerin ise yüzde 90'ında görülen karaciğer yağlanması, uzun süre belirti vermeden ilerleyerek kronik hepatit ve siroza kadar gidebiliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kilo fazlası veya obezitesi olan kişilerin yüzde 70'inde, diyabetlilerin ise yüzde 90'ında görülen karaciğer yağlanması, uzun süre belirti vermeden ilerleyerek kronik hepatit ve siroza kadar gidebiliyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, hastalığın ileri siroz gelişmemişse yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini belirterek, 'Tedavinin olmazsa olmazı doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Karaciğer enzimi yüksekliği olan bazı hastalarda enginar, silymarin yani deve dikeni ve kolin içeren preparatlardan da yararlanılabiliyor' dedi.</strong></p>

<p>Karaciğer yağlanması, karaciğer hücrelerinin içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkıyor. Basit yağlanmada hücrelerde izole yağ birikimi görülürken, metabolik yağlı karaciğer hastalığında yağ birikimine hücreler arası inflamasyon ve buna bağlı hücre hasarı da eşlik edebiliyor. Tüm karaciğer hastalıklarında olduğu gibi yağlı karaciğer hastalığının da yıllarca çok fazla belirti vermeden ilerleyebildiğini belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, 'Yıllar içinde karaciğer hücrelerinde meydana gelen hasar ve bunun sonucunda oluşan fibrozis yani tamir dokusu, karaciğerde küçülme ve sertleşmeye neden olabiliyor. Bu süreç portal hipertansiyon ve siroza kadar ilerleyebiliyor. Siroz oluştuktan sonra da nedeni ne olursa olsun karaciğer kanseri gelişme riski artıyor' dedi.</p>

<p><strong>Her 10 diyabetliden 9'unda görülüyor</strong></p>

<p>Hareketsiz yaşam, masa başı çalışma ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarıyla obezite, diyabet ve insülin direncinin toplumda daha sık görüldüğüne dikkat çeken Polat, 'Kilo fazlası olan veya obezite sınırına giren kişilerin yüzde 70'inde, diyabetlilerin ise yüzde 90'ında karaciğer yağlanması görülüyor. Özellikle MASH olarak adlandırılan metabolik yağlı karaciğer hastalığı; obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve ürik asit yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun bir bileşeni. Bu tablo aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları açısından da risk oluşturuyor' açıklamasında bulundu.</p>

<p><strong>Tedavinin vazgeçilmez ikilisi hareket ve beslenme düzeni</strong></p>

<p>İleri siroz gelişmemiş hastalarda karaciğer yağlanmasının yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini vurgulayan Polat, 'Tedavinin olmazsa olmaz koşulları yaşam tarzı değişikliği, doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Yağlanmanın kökeninde insülin direnci bulunuyor. İnsülin direncini azaltabilmek için insülini en çok kullanan dokulardan olan çizgili kasları çalıştırmak gerekiyor. Vücudumuzdaki çizgili kasların önemli bir bölümü bacaklarımızda bulunduğu için düzenli yürüyüş veya bisiklete binmek önemli' dedi. Polat, karaciğer enzimi yüksekliği bulunan bazı hastalarda insülin direncinin azaltılması amacıyla ilaçlardan da yararlanılabildiğini ifade etti.</p>

<p><strong>Fazla meyve tüketimi karaciğerde yağlanmaya yol açabiliyor</strong></p>

<p>Karaciğer yağlanmasında yalnızca yağlı yiyeceklerin suçlu olmadığının altını çizen Polat, 'Doğrudan yağlı beslenmesek bile fazla tüketilen şekerli gıdalar karaciğerde yağa dönüşebiliyor. Meyve bile fazla miktarda tüketildiğinde içeriğindeki fruktoz nedeniyle karaciğer yağlanmasına katkıda bulunabiliyor. Bu nedenle özellikle fazla miktarda hamur işi ve çok yağlı yemeklerden kaçınmak, daha çok Akdeniz tipi beslenmeyi tercih etmek önemli' dedi. Karaciğer yağlanmasının yalnızca fazla kilolu kişilerde görülmediğine de dikkat çeken Polat, 'Obez kişilerde karaciğer yağlanması yüzde 70'in üzerinde görülürken, hastaların yaklaşık yüzde 10'unda obezite ve metabolik sendrom olmadan da yağlanma ortaya çıkabiliyor. Bu kişiler araştırıldığında karaciğer yağlanmasına neden olabilen çeşitli mutasyonlar saptanabiliyor' dedi.</p>

<p><strong>Basit tetkiklerle takip edilebiliyor</strong></p>

<p>Karaciğer yağlanmasının tanı ve takibinde basit yöntemlerden yararlanılabildiğini paylaşan Polat, 'Karaciğer fonksiyon testleri, ultrasonografi ve insülin direnci ölçümlerinden yararlanıyoruz. Karaciğer enzimleri yüksek seyreden ve riskli grupta bulunan hastalarda ise FibroScan adı verilen cihazla karaciğerde hasar olup olmadığını ve yağlanmanın derecesini değerlendirebiliyoruz' diye konuştu.</p>

<p><strong>Karaciğer vücudun temizlik merkezi </strong></p>

<p>Karaciğer sağlığının genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatan Polat, 'Karaciğer yedi gün 24 saat durmaksızın çalışan bir organ. Vücudumuzun adeta temizlik merkezi ve fabrikası. Gastrointestinal sistemden gelen besinleri ve metabolitleri alıyor, işliyor, detoksifiye ediyor ve vücuda yararlı hale getirerek kan dolaşımına veriyor. Bu nedenle beslenme düzeni, kilo kontrolü ve düzenli egzersiz yaşamımızın bir rutini haline gelmeli' dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/kilolu-insanlarin-70inde-karaciger-yaglanmasi-var</guid>
      <pubDate>Fri, 11 Sep 2026 13:46:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/obezite-hh.jpg" type="image/jpeg" length="20496"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[DİŞ KONTROLÜ DE OKUL HAZIRLIĞININ BİR PARÇASI OLMALI]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/dis-kontrolu-de-okul-hazirliginin-bir-parcasi-olmali</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/dis-kontrolu-de-okul-hazirliginin-bir-parcasi-olmali" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Okul öncesinde rutin diş muayenesi yapılmasını öneren uzmanlar, fark edilmeyen ağız ve diş sorunlarının erken dönemde belirlenmesinin önemine dikkat çekiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Okul öncesinde rutin diş muayenesi yapılmasını öneren uzmanlar, bunun çocukların fark edilmeyen ağız ve diş sorunlarının erken dönemde belirlenmesine yardımcı olabileceğini söylüyor.</p>

<p><strong>Diş çürüklerinin her zaman ağrıya yol açmadığına dikkat çeken Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, 'Bir çocuğun herhangi bir şikayetinin olmaması, ağız ve diş sağlığında sorun bulunmadığı anlamına gelmez. Ağrı ortaya çıktığında ise sorun daha ileri bir aşamaya ulaşmış olabilir.' dedi. Düzenli diş hekimi ziyaretlerinin çocukların klinik ortama alışmasını ve diş hekimi korkusunun azalmasını sağladığını aktaran Dr. Öğr. Üyesi Şen, ailelerin ağız ve diş sağlığı kontrolünü okul hazırlık listesinin ayrılmaz bir parçası haline getirmesi önerdi.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Diş Hastanesi Çocuk Diş Hekimliği Ana Bilim Dalı Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, okul öncesinde çocukların ağız ve diş sağlığı kontrolünden geçirilmesinin önemi hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Okul başlamadan önce diş kontrolü ihmal edilmemeli! </strong></p>

<p>Yeni eğitim-öğretim dönemi yaklaşırken çocukların kırtasiye, kıyafet gibi okul ihtiyaçlarının tamamlandığını ancak çoğu zaman ağız ve diş sağlığı kontrolünün hazırlık listesi dışında kaldığını ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, 'Oysa okul öncesinde gerçekleştirilen rutin diş muayenesi, erken dönemde fark edilmeyen çürüklerin, diş eti sorunlarının, sürme bozukluklarının ve ağız alışkanlıklarının belirlenmesi açısından önem taşıyor.' dedi.</p>

<p>Çocuklarda ağız ve diş sağlığının genel sağlık, beslenme, uyku ve okul performansıyla yakından ilişkili olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Şen, 'Aileler okul başlamadan önce diş kontrolünü ihmal etmemeli. Diş çürüğü başlangıç aşamasında her zaman ağrıya yol açmayabilir. Bir çocuğun herhangi bir şikayetinin olmaması, ağız ve diş sağlığında sorun bulunmadığı anlamına gelmez. Ağrı ortaya çıktığında ise sorun daha ileri bir aşamaya ulaşmış olabilir. Bu nedenle okul öncesi kontrol, olası problemlerin çocuk ağrı yaşamadan ve okul düzeni etkilenmeden değerlendirilmesine imkan verir. Ağız ve diş sorunlarının yalnızca ağızla sınırlı olduğu düşünülmemeli. Ağrı, çiğneme güçlüğü ve uykusuzluk çocuğun günlük yaşamını doğrudan etkileyebilir. Okul döneminde ortaya çıkan acil diş tedavisi ihtiyacı, çocuğun derslerden uzak kalmasına ve okul rutininde aksamalara da yol açabilir. Koruyucu yaklaşımın temel amacı, sorun büyümeden önlem almaktır.' açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Süt dişleri 'nasıl olsa düşecek' diye ihmal edilmemeli!</strong></p>

<p>Toplumda süt dişlerinin geçici olduğu için tedavi edilmesine gerek bulunmadığı yönünde yanlış bir inanış olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Şen, 'Süt dişleri çocuğun sağlıklı beslenmesi, doğru çiğnemesi ve konuşma gelişimi açısından önemli görevler üstlenir.' dedi.</p>

<p>Süt dişlerinin, daimi dişler için ağızda yer tuttuğunu ve onların doğru konumda sürmesine rehberlik ettiğini hatırlatan Dr. Öğr. Üyesi Şen, 'Erken kaybedilen bir süt dişi, komşu dişlerin boşluğa kaymasına ve ilerleyen dönemde yer darlığına neden olabilir. Bu nedenle süt dişindeki çürük 'nasıl olsa düşecek' düşüncesiyle ertelenmemeli; çocuk diş hekimi tarafından değerlendirilmelidir.' diye konuştu.</p>

<p><strong>İlk diş hekimi ziyareti acil durumla başlamamalı!</strong></p>

<p>Çocuğun diş hekimiyle ilk karşılaşmasının ağrılı ve acil bir tedavi sırasında gerçekleşmesinin kaygıyı artırabileceğini vurgulayan Dr. Öğr. Üyesi Şen, rutin kontrollerin çocuğun klinik ortamına alışmasına da yardımcı olduğunu söyledi.</p>

<p>'Çocuk diş hekimliğinde güven ilişkisi çok değerlidir.' diyen Şen, 'Şikayet yokken yapılan kısa ve olumlu bir tanışma muayenesi, çocuğun diş hekimini korkulacak biri olarak değil, sağlığını koruyan bir kişi olarak tanımasını sağlar. Düzenli ziyaretler sayesinde çocuk hem ortamı tanır hem de ağız bakımının yaşam boyu sürdürülmesi gereken doğal bir sağlık alışkanlığı olduğunu öğrenir.' ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Okul öncesi kontrolde nelere bakılıyor?</strong></p>

<p>Rutin diş muayenesinin yalnızca çürük kontrolünden ibaret olmadığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Şen, 'Muayenede çocuğun yaşına ve ihtiyacına göre; dişlerde başlangıç veya ilerlemiş çürük bulunup bulunmadığı, diş eti ve ağız içi dokuların durumu, süt ve daimi dişlerin sürme süreci, çiğneme ve kapanış ilişkisi, erken süt dişi kaybı veya yer darlığı riski, parmak emme, ağız solunumu, dudak ya da kalem ısırma gibi alışkanlıklar, diş fırçalama tekniği ve ağız bakım alışkanlıkları ve çocuğun çürük riskine göre koruyucu uygulama gereksinimleri göz önünde bulundurulur.' dedi.</p>

<p>Her çocuğun ağız yapısının, beslenme alışkanlıklarının ve çürük riskinin farklı olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Şen, şunları söyledi:</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>'Kontrol aralığı standart bir takvim yerine çocuk diş hekiminin bireysel değerlendirmesiyle belirlenmeli. Muayene sonucunda çocuğun yaşına ve çürük riskine göre florür uygulamaları, fissür örtücü gibi koruyucu işlemler veya ağız bakım eğitimi planlanabilir. Amaç yalnızca mevcut sorunu tedavi etmek değil, yeni sorunların oluşma riskini de azaltmaktır.'</p>

<p><strong>Diş fırçalama sorumluluğu küçük yaşta tamamen çocuğa bırakılmamalı!</strong></p>

<p>Okul öncesi çocukların el becerilerinin dişlerin tüm yüzeylerini etkili biçimde temizlemek için her zaman yeterli olmayabileceğini söyleyen Dr. Öğr. Üyesi Buse Yılmaz Şen, 'Çocuğun kendi dişini fırçalamasına izin verilmeli, ancak son kontrol ve gerekli tamamlama ebeveyn tarafından yapılmalı.' dedi.</p>

<p>Fırçalamanın bir görev ya da ceza gibi sunulmaması gerektiğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Şen, 'Sabah ve akşam günlük rutinin doğal bir parçası haline getirilmeli. Yaşa uygun diş fırçası ve florürlü diş macunu seçimi çocuk diş hekiminin önerisi doğrultusunda yapılmalı. Kullanılan macun miktarı çocuğun yaşına göre düzenlenmeli.' şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Diş hekimi korkusunu artıran cümlelerden kaçının!</strong></p>

<p>Muayene öncesinde ebeveynlerin kullandığı dilin çocuğun yaklaşımını etkilediğini dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Şen, ''Korkma, acımayacak, iğne yapılmayacak' gibi cümleler iyi niyetli olsa da çocuğun zihninde ağrı ve korku çağrışımı oluşturabilir.' uyarısını yaptı.</p>

<p>Dr. Öğr. Üyesi Şen, 'Çocuğa 'dişlerini saydıracağız, dişlerinin sağlıklı büyümesine yardımcı olacağız' gibi sade ve olumlu ifadeler kullanılabilir. Geçmişte yaşanan olumsuz diş hekimi deneyimlerinin çocuğun yanında anlatılmaması da önemlidir. Muayeneyi sürpriz bir olay haline getirmek yerine kısa, dürüst ve yaşına uygun biçimde açıklamak çocuğun güvenini destekler.' önerisinde bulundu.</p>

<p><strong>Ağız ve diş sağlığı kontrolü okula hazırlık listesinin bir parçası olmalı!</strong></p>

<p>Okul öncesinde yapılacak kısa bir kontrolün, dönem içinde yaşanabilecek daha kapsamlı sorunların önüne geçebileceğinin altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Şen, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>'Sağlıklı dişler; rahat çiğneme, kaliteli uyku, anlaşılır konuşma ve özgüvenli bir gülümseme için önemlidir. Ailelerin okul hazırlığı yaparken ağız ve diş sağlığını da bu sürecin ayrılmaz bir parçası olarak görmesini öneriyoruz. Çocuklarda hedef, ağrı başladığında müdahale etmek değil; düzenli kontrol ve doğru alışkanlıklarla ağız sağlığını korumaktır.'</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>PİHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/dis-kontrolu-de-okul-hazirliginin-bir-parcasi-olmali</guid>
      <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 15:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/cocuk-dis-doktoru-hh.jpg" type="image/jpeg" length="64915"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[SAĞLIKTA ÖNCESİ-SONRASI GÖRÜNTÜ PAYLAŞIMI YASAK MI?]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/saglikta-oncesi-sonrasi-goruntu-paylasimi-yasak-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/saglikta-oncesi-sonrasi-goruntu-paylasimi-yasak-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Sağlık kuruluşları ve hekimlerin hastalara ait öncesi-sonrası fotoğraflarını sosyal medyada paylaşması uzun süredir tartışılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Sağlık kuruluşları ve hekimlerin hastalara ait öncesi-sonrası fotoğraflarını sosyal medyada paylaşması uzun süredir tartışılıyor. Peki Türk hastaların görüntülerinin paylaşılması yasakken sağlık turizmi kapsamında gelen yabancı hastaların görüntüleri paylaşılabiliyor mu?</p>

<p>İzmir Barosu Sağlık Hukuku Komisyonu Üyesi Avukat Özge Özmen Korkut'a göre konu 'yasak' ve 'serbest' şeklinde ikiye ayrılacak kadar basit değil.</p>

<p>Sağlık hizmetlerinde tanıtım ve bilgilendirme faaliyetlerine ilişkin düzenlemeler, hasta görüntülerinin kullanımına önemli sınırlamalar getiriyor. Özellikle estetik cerrahi, saç ekimi, diş tedavileri ve benzeri alanlarda sık kullanılan öncesi-sonrası görüntüleri açısından uyulması gereken özel kurallar bulunuyor.</p>

<p>Uluslararası sağlık turizmi kapsamında yurt dışına yönelik gerçekleştirilen tanıtımlarda ise belirli şartlar altında farklı uygulamalar söz konusu olabiliyor.</p>

<p>Avukat Özge Özmen Korkut, sağlıkta öncesi-sonrası görüntülerinin paylaşımı konusunda önemli bilgiler verdi:</p>

<p><strong>SAĞLIK TURİZMİ YETKİ BELGESİ ÖNEMLİ</strong></p>

<p>'Yabancı hastalara yönelik tanıtım yapılabilmesi, hastanın yabancı olmasından dolayı otomatik olarak serbest hale gelmiyor.</p>

<p>Uluslararası sağlık turizmi kapsamında tanıtım yapacak sağlık kuruluşlarının ilgili mevzuatta belirtilen şartları taşıması gerekiyor. Tanıtımların yurt dışındaki hedef kitleye yönelik olması ve sağlık turizmine ilişkin kurallara uygun şekilde gerçekleştirilmesi önem taşıyor.</p>

<p>Hasta mahremiyetinin korunması ve kişisel verilerin kullanılmasına ilişkin gerekli izinlerin alınması da sürecin temel şartları arasında yer alıyor.</p>

<p>Dolayısıyla hastanın görüntülerinin kullanılmasına izin vermesi, sağlık kuruluşuna bu görüntüleri sınırsız şekilde kullanma hakkı vermiyor.</p>

<p><strong>ÖNCESİ-SONRASI FOTOĞRAFLARINDA KURALLAR VAR</strong></p>

<p>Öncesi-sonrası fotoğrafları sağlık sektöründe özellikle estetik işlemlerin sonuçlarını göstermek amacıyla kullanılıyor. Ancak bu görüntülerin yanıltıcı olmaması ve gerçeği yansıtması gerekiyor.</p>

<p>Görüntüler üzerinde tedavinin veya işlemin sonucunu olduğundan farklı gösterecek düzenlemeler yapılması hukuki sorunlara yol açabiliyor.</p>

<p>Öncesi ve sonrası fotoğraflarının mümkün olduğunca aynı teknik koşullarda çekilmesi de sonuçların yanıltıcı şekilde sunulmaması açısından önem taşıyor.</p>

<p>Tıbbi müdahale veya ameliyat sırasında çekilen hasta görüntüleri konusunda ise çok daha sıkı sınırlamalar bulunuyor.</p>

<p><strong>'HASTA İZİN VERDİ' DEMEK YETERLİ DEĞİL</strong></p>

<p>Hasta görüntülerinin kullanılmasında en önemli konulardan biri verilen iznin kapsamı.</p>

<p>Hastanın görüntülerinin hangi amaçla kullanılacağını bilmesi gerekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Örneğin görüntüler yalnızca sağlık kuruluşunun internet sitesinde mi yayımlanacak, Instagram veya diğer sosyal medya hesaplarında mı kullanılacak, yoksa ücretli reklam kampanyalarında da yer alacak mı?</p>

<p>Hangi fotoğraf veya videoların kullanılacağı ve kullanımın kapsamı gibi konuların hastaya açık şekilde anlatılması gerekiyor.</p>

<p>Yabancı hastanın imzaladığı belgeyi anlaması gerekiyor.</p>

<p><strong>SAĞLIK TURİZMİNDE BİR BAŞKA ÖNEMLİ KONU DİL</strong></p>

<p>Yabancı bir hastaya Türkçe hazırlanmış bir izin belgesinin imzalatılması, hastanın belgenin içeriğini gerçekten anladığını tek başına göstermeyebilir.</p>

<p>Bu nedenle hastanın verdiği iznin kapsamını anlayabilmesi gerekiyor. Gerektiğinde belgelerin hastanın anlayabileceği dile çevrilmesi ve tercüman desteğinden yararlanılması önem taşıyor.</p>

<p><strong>REKLAM YAPILAN ÜLKENİN MEVZUATI DA DİKKATE ALINMALI</strong></p>

<p>Türkiye'deki mevzuata uygun şekilde hazırlanmış bir sağlık turizmi reklamının başka bir ülkede de otomatik olarak hukuka uygun olduğu varsayılamaz.</p>

<p>Örneğin Türkiye'deki düzenlemelerin izin verdiği bir hasta görüntüsü kullanımına reklamın gösterildiği ülkede daha sıkı sınırlamalar getirilmiş olabilir.</p>

<p>Bu durumda reklamın yayınlandığı veya hedeflendiği ülkenin sağlık reklamları, tüketicinin korunması ve kişisel verilerin kullanımına ilişkin mevzuatının da değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Bu nedenle uluslararası reklam kampanyalarında yalnızca Türkiye'deki mevzuata göre hareket etmek yeterli olmayabilir.</p>

<p><strong>SONUÇ: YABANCI HASTANIN GÖRÜNTÜSÜ SINIRSIZ ŞEKİLDE KULLANILAMAZ</strong></p>

<p>Sağlık turizminde yabancı hastaların öncesi-sonrası görüntülerinin kullanılması konusunda belirli imkânlar bulunması, bu görüntülerin sınırsız şekilde paylaşılabileceği anlamına gelmiyor.</p>

<p>Yetki belgesi, reklamın hedef kitlesi, kullanılan platform, hasta mahremiyeti, kişisel verilerin korunması, hastanın bilgilendirilmesi ve gerekli rızanın alınması gibi birçok unsurun birlikte değerlendirilmesi gerekiyor.</p>

<p>Ayrıca reklamın yayınlandığı ülkenin mevzuatı da dikkate alınmalı.</p>

<p>Kısacası mesele, 'Türk hastanın görüntüsü yasak, yabancı hastanın görüntüsü serbest' şeklinde basit bir ayrıma indirgenemeyecek kadar kapsamlı.'</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/saglikta-oncesi-sonrasi-goruntu-paylasimi-yasak-mi</guid>
      <pubDate>Wed, 02 Sep 2026 13:21:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/09/saglikta-oncesi-sonrasi-hh.jpg" type="image/jpeg" length="61151"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[KEMOTERAPİ VE RADYOTERAPİ KALP-DAMAR SİSTEMİNİ ETKİLİYOR MU?]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/kemoterapi-ve-radyoterapi-kalp-damar-sistemini-etkiliyor-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/kemoterapi-ve-radyoterapi-kalp-damar-sistemini-etkiliyor-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kanser tedavisinde kullanılan bazı kemoterapi ve radyoterapi uygulamaları kalbi ve damar sistemini de etkileyebiliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kanser tedavisinde amaç tümör hücrelerini ortadan kaldırmak olsa da bazı kemoterapi ve radyoterapi uygulamaları kalbi ve damar sistemini de etkileyebiliyor.</p>

<p><strong>Özellikle önceden kalp hastalığı bulunan veya kalp üzerinde yan etki oluşturabilecek tedavileri alan hastaların yakından takip edilmesi gerekiyor. Bu ihtiyacın, onkoloji ve kardiyolojiyi bir araya getiren kardiyoonkoloji alanını öne çıkardığını açıklayan Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, 'Kardiyoonkolojinin temel amacı, kanser hastalarında ortaya çıkabilecek kalp sorunlarını erken dönemde belirleyip gerekli önlemleri alarak kanser tedavisinin güvenli ve kesintisiz biçimde sürdürülmesini sağlamak' dedi.</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Her kanser hastasının kalp sağlığıyla ilgili bir problem yaşayacağını söylemenin doğru olmadığını belirten Anadolu Sağlık Merkezi Hastanesi'nden Kardiyoonkoloji Bölümü Kurucusu ve Direktörü, Kardiyoloji Uzmanı Prof. Dr. Ertan Ökmen, 'Ancak bazı kalp sorunları kanser tedavisi sırasında, bazıları ise yıllar sonra ortaya çıkabiliyor. Özellikle radyoterapiye bağlı etkiler 10, 15 hatta 20 yıl sonra görülebiliyor. Meme kanserinde beş yıllık sağkalım oranının yüzde 90'ın üzerine çıkması, hastaların uzun dönem kalp sağlığı takibini daha da önemli hâle getiriyor. Riskli hastaları önceden belirleyip yakından izleyerek kalp krizi, kalp yetmezliği ve pıhtı oluşumu gibi sorunlara karşı gerekli önlemleri alabiliyoruz' şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>En sık karşılaşılan sorun kalp yetmezliği</strong></p>

<p>Kanser tedavileri sırasında en sık görülen kalp sorunlarından birinin, kalbin kasılma gücünün azalması ve buna bağlı olarak kalp yetmezliği gelişmesi olduğunu vurgulayan Ökmen, 'Özellikle meme kanseri tedavisinde kullanılan bazı kemoterapi ilaçları ile hedefe yönelik tedaviler birlikte uygulandığında kalp yetmezliği riski artabiliyor. Kanser tedavileri ayrıca kalp krizi, pıhtı oluşumu, ritim bozukluğu, kalp zarı iltihabı ve kalp kapakçığı sorunlarına da yol açabiliyor. Riskli hastaların kalp fonksiyonlarını ekokardiyografiyle ve bazı hassas kan testleriyle düzenli olarak kontrol ediyoruz. Bir sorun tespit ettiğimizde onkologlarla birlikte alternatif tedavileri değerlendiriyor, mümkünse kalbi destekleyen seçeneklerle kanser tedavisinin kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlıyoruz' dedi.</p>

<p><strong>İki hasta grubu öncelikli olarak değerlendirilmeli</strong></p>

<p>Tüm kanser hastalarının kardiyoonkolojik açıdan değerlendirilmesi gerektiğini dile getiren Ökmen, önceliğin riskli hastalara verilmesinin önem taşıdığını söyledi. Ökmen, 'İki temel hasta grubu bulunuyor. İlk grupta hipertansiyon, kalp krizi veya kalp yetmezliği öyküsü bulunan; koroner stent uygulanmış ya da bypass ameliyatı geçirmiş hastalar yer alıyor. Ailesinde kalp hastalığı bulunan ve kardiyovasküler risk faktörleri yoğun olan hastalar da bu gruba dahil. İkinci grupta ise bilinen bir kalp hastalığı olmasa bile kalp fonksiyonları üzerinde etkili olabilecek riskli kemoterapi-akıllı ilaçları kullanacak hastalar bulunuyor' dedi.</p>

<p><strong>Günde 30 dakikalık yürüyüş önemli</strong></p>

<p>Kanser hastalarının hareketsiz kalmaları veya daha kalorili beslenmeleri gerektiği düşüncesinin doğru olmadığını vurgulayan Ökmen, 'Bu yaklaşım kan şekeri, kolesterol ve tansiyon dengesini bozabiliyor. Üstelik bazı kanser ilaçları, özellikle hipertansiyon öyküsü bulunan kişilerde tansiyonu yüzde 50'ye varan oranlarda yükseltebiliyor. Hastanın gücüne ve temposuna göre haftada beş gün, günde 30 dakika yürüyüş yapmasını, aşırı kalorili ve tuzlu gıdalardan kaçınarak dengeli bir Akdeniz tipi beslenme planı uygulamasını öneriyoruz' dedi.</p>

<p><strong>Kalbin çalışma gücü tedaviden önce ölçülmeli ve hastaların kalp açısından risk düzeyi belirlenmeli </strong></p>

<p>Riskli hastaların kanser tedavisinden önce kardiyolojiye yönlendirilmesi gerektiğini belirten Ökmen, 'Kalp hastalığı olduğu bilinen bir hastanın kemoterapiye veya radyoterapiye başlamadan, hatta cerrahi uygulanacaksa ameliyat öncesinde kardiyoloji uzmanı tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Bu değerlendirmede kalbin çalışma gücü ölçülüyor, elektrokardiyografiyle kalple ilgili bir sorun bulunup bulunmadığı inceleniyor ve hassas kalbe özgün kan testleri ile hastanın planlanan tedaviye uygunluğu belirleniyor. Yüksek risk taşıyan hastalarda ise farklı bir tedavinin tercih edilmesinden çok yakın takip ve sık kalp kontrolleri ile tedavisinin güvenli bir şekilde devam ettirilebilmesi hedefleniyor. Ek olarak bazen de ilaç değişikliği de gerekebiliyor' şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Bazı kanser ilaçları kalbin işleyişini etkileyebiliyor</strong></p>

<p>Kanser tedavilerinin sağlıklı hücreleri neden etkilediğini açıklayan Ökmen, 'Kanser hücreleri sürekli büyüyen ve bölünen hücrelerdir. Kanser tedavilerinin büyük bir bölümü de bu çoğalma mekanizmasını hedef alır. Dolayısıyla saç kökleri ve cilt hücreleri gibi hızlı yenilenen sağlıklı hücreler de tedaviden etkilenebilir. Kalp hücrelerinde hızlı bir bölünme ve çoğalma görülmese de bazı kanser ilaçları, kalbin işlevlerini sürdürebilmesi için gerekli biyolojik mekanizmaları bloke ederek çeşitli yan etkilere yol açabilir' dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/kemoterapi-ve-radyoterapi-kalp-damar-sistemini-etkiliyor-mu</guid>
      <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 10:37:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/kemoterapi-hh.jpg" type="image/jpeg" length="21338"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[MENOPOZ DÖNEMİYLE MİGRENİN BAĞLANTISI VAR MI?]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/menopoz-donemiyle-migrenin-baglantisi-var-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/menopoz-donemiyle-migrenin-baglantisi-var-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Perimenopoz ve menopoz döneminde yaşanan hormonal değişimler yalnızca adet düzenini, sıcak basmalarını veya uyku kalitesini etkilemiyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Perimenopoz ve menopoz döneminde yaşanan hormonal değişimler yalnızca adet düzenini, sıcak basmalarını veya uyku kalitesini etkilemiyor. Migren öyküsü bulunan kadınlarda baş ağrılarının sıklığı ve karakterinde de değişiklikler görülebilir. Ancak bu dönemde ortaya çıkan her baş ağrısının hormonal değişimlere bağlanması doğru olmayabilir.</p>

<p>Batıgöz Sağlık Grubu Balçova Cerrahi Tıp Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, menopoz geçişinde baş ağrılarının kadının hormonal durumu ve eşlik eden menopoz belirtileriyle birlikte değerlendirilmesi gerektiğine dikkat çekiyor.</p>

<p><strong>Perimenopozda Migren Atakları Neden Değişebilir?</strong></p>

<p>Menopoz, adetlerin bir anda sona erdiği tek bir dönemden ibaret değildir. Menopozdan önceki perimenopoz sürecinde yumurtalıkların hormon üretiminde ve adet düzeninde önemli değişiklikler meydana gelebilir. Östrojen düzeylerindeki dalgalanmalar, hormonlara duyarlı migreni bulunan bazı kadınlarda atakların daha sık ortaya çıkması veya mevcut baş ağrısı düzeninin değişmesi ile ilişkili olabilir.</p>

<p>Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, 'Perimenopoz döneminde hormon düzeyleri düzenli bir şekilde azalmaz; belirgin dalgalanmalar görülebilir. Bu nedenle özellikle adet döngüsüyle ilişkili migren öyküsü bulunan kadınlar bu dönemde baş ağrılarında değişiklik fark edebilir. Ancak baş ağrısındaki her değişikliği yalnızca hormonlara bağlamamak gerekir' diyor.</p>

<p>Baş ağrılarının değişmesinde hormonal dalgalanmaların yanı sıra menopoz döneminde sık karşılaşılan sıcak basmaları, gece terlemeleri, uyku düzensizlikleri, stres, öğün atlama ve yetersiz sıvı tüketimi gibi faktörler de rol oynayabilir.</p>

<p><strong>Menopoz Başladı, Baş Ağrısı da Başladıysa Dikkat</strong></p>

<p>Daha önce migreni bulunan bir kadında perimenopoz sırasında atakların değişmesi ile hayatında ilk kez ileri yaşlarda ortaya çıkan baş ağrısı aynı şekilde değerlendirilmemelidir.</p>

<p>Özellikle 50 yaşından sonra yeni başlayan baş ağrısı, daha önce var olan ağrının karakterinin belirgin biçimde değişmesi veya giderek şiddetlenmesi durumunda altta yatan farklı nedenlerin değerlendirilmesi önem taşır.</p>

<p>Menopoz dönemindeki bir kadında yeni başlayan baş ağrısına 'hormonlardandır' diyerek yaklaşmak doğru değildir. Baş ağrısının özellikleri, kişinin yaşı, tıbbi öyküsü ve eşlik eden belirtiler birlikte ele alınmalıdır. Gerektiğinde nörolojik değerlendirme de sürecin bir parçası olmalıdır.</p>

<p>Aniden başlayan ve çok şiddetli seyreden baş ağrısına görme veya konuşma bozukluğu, yüzde ya da kol ve bacaklarda güçsüzlük veya uyuşma, denge kaybı, bilinç değişikliği gibi nörolojik belirtilerin eşlik etmesi ise acil tıbbi değerlendirme gerektirebilir.</p>

<p><strong>Migrenin Auralı Olup Olmadığı Tedavi Planında Önem Taşıyor</strong></p>

<p>Migren değerlendirilirken baş ağrısının yanı sıra aura varlığı da önem taşıyor. Aura; bazı kişilerde baş ağrısından önce veya baş ağrısıyla birlikte ortaya çıkabilen ışık çakmaları, görme alanında değişiklikler, uyuşma veya konuşmayla ilgili geçici nörolojik belirtilerle kendini gösterebilir.</p>

<p>Auralı ve aurasız migren ayrımı özellikle hormonal tedaviler değerlendirilirken kişinin genel sağlık durumu ve damar hastalıkları açısından taşıdığı diğer risk faktörleri ile birlikte dikkate alınmalıdır.</p>

<p>Op. Dr. Soypaçacı, 'Migren öyküsü bulunan kadınlarda hormon tedavisi kararı yalnızca baş ağrısının varlığına bakılarak verilmez. Aura öyküsü, yaş, sigara kullanımı, tansiyon, kilo, kişisel ve ailesel pıhtılaşma öyküsü ile diğer sağlık sorunları birlikte değerlendirilmelidir' diyor.</p>

<p><strong>Hormon Tedavisi Migren Tedavisi Değildir</strong></p>

<p>Menopozal hormon tedavisi, migreni tedavi etmek amacıyla kullanılan bir tedavi değildir. Ancak sıcak basması, gece terlemesi ve uyku sorunları gibi menopoz belirtileri için hormon tedavisinin gündeme geldiği kadınlarda mevcut migren öyküsünün de tedavi planlamasında dikkate alınması gerekir.</p>

<p>Migreni bulunan kadınlarda hormon düzeylerinde daha az dalgalanmaya yol açan tedavi seçenekleri hekim tarafından değerlendirilebilir. Hangi hormonun, hangi yolla ve hangi dozda kullanılacağı ise her kadın için aynı değildir.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Rahmi bulunan kadınlarda sistemik östrojen tedavisi planlandığında endometriumun korunması amacıyla uygun progestojen kullanımı da tedavinin önemli bir parçasıdır.</p>

<p>Menopoz tedavisinde standart bir reçeteden söz etmek mümkün değildir. Amaç yalnızca bir semptomu ortadan kaldırmak değil; kadının yaşı, menopoz belirtileri, rahim ve meme sağlığı, kardiyovasküler riskleri, migren öyküsü ve kişisel tıbbi geçmişini birlikte değerlendirerek uygun yaklaşımı belirlemektir.</p>

<p><strong>Baş Ağrısı Günlüğü Değerlendirmeyi Kolaylaştırabilir</strong></p>

<p>Perimenopoz döneminde baş ağrılarının ne zaman ortaya çıktığının takip edilmesi, hormonal değişimlerle veya günlük yaşam alışkanlıklarıyla olası ilişkinin anlaşılmasına yardımcı olabilir.</p>

<p>Ağrının başladığı gün ve saat, süresi, adet döngüsüyle ilişkisi, aura bulunup bulunmadığı, sıcak basması veya gece terlemesinin eşlik edip etmediği, uyku düzeni ve kullanılan ilaçların kaydedildiği bir baş ağrısı günlüğü, hekim değerlendirmesinde yararlı bilgiler sağlayabilir.</p>

<p>Düzenli uyku, yeterli sıvı tüketimi, öğün düzeninin korunması, kişinin fark ettiği migren tetikleyicilerinden mümkün olduğunca kaçınması ve uygun fiziksel aktivitenin günlük yaşama dahil edilmesi de genel sağlık açısından önem taşır.</p>

<p><strong>Kadın Doğum ve Nöroloji Birlikte Değerlendirebilir</strong></p>

<p>Menopoz döneminde baş ağrısı hem hormonal değişimlerle hem de nörolojik nedenlerle ilişkili olabileceğinden bazı kadınlarda kadın hastalıkları ve doğum ile nöroloji uzmanlarının birlikte değerlendirmesi gerekebilir.</p>

<p>Op. Dr. Gülsün Soypaçacı, 'Menopoz geçişinde kadının vücudunda birçok değişiklik aynı dönemde ortaya çıkabiliyor. Baş ağrısı da bunlardan biri olabilir; ancak özellikle yeni başlayan veya alışılmışın dışında seyreden ağrıları menopozun doğal bir sonucu olarak kabul etmemek gerekir. Öncelikle ağrının nedeninin değerlendirilmesi, ardından menopoz belirtileri için uygulanabilecek yaklaşımın kişinin sağlık durumuna göre planlanması önemlidir' diyerek sözlerini tamamlıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/menopoz-donemiyle-migrenin-baglantisi-var-mi</guid>
      <pubDate>Sat, 29 Aug 2026 10:23:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/menopoz-donemiyle-migrenin-baglantisi-var-mi.webp" type="image/jpeg" length="73118"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ONLINE PSİKOLOJİK TESTLERLE TANI KONABİLİR Mİ?]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/online-psikolojik-testlerle-tani-konabilir-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/online-psikolojik-testlerle-tani-konabilir-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[İnternette ve sosyal medyada sıkça psikolojik testler ile karşılaşıldığını belirten uzmanlar, bu testlerin her zaman bilimsel sonuçlar vermediğini söylüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>İnternette ve sosyal medyada sıkça psikolojik testler ile karşılaşıldığını belirten uzmanlar, bu testlerin kişilerin ruhsal durumları hakkında merak uyandırsa da her zaman bilimsel sonuçlar vermediğini söylüyor.</p>

<p><strong>Bir testin bilimsel kabul edilebilmesi için geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğine dikkat çeken Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, 'Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testler dahi tek başına tanı koyma aracı değildir. Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.' dedi. Online test sonuçlarına bakarak depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koymanın doğru olmadığına vurgulayan</strong> <strong>Klinik Psikolog Yasemin Yalçın ise, 'Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur.' açıklamasını yaptı.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikoloji Hizmetleri Genel Koordinatörü ve Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy ile Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Klinik Psikolog Yasemin Yalçın, internette ve sosyal medyada yer alan psikolojik testlerin ne kadar güvenilir olduğu ve bu testlerin kişiye tanı koydurup koyduramayacağı hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Bir testin çok paylaşılması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez!</strong></p>

<p>İnternette ve sosyal medyada karşılaşılan psikolojik testlerin önemli bir bölümünün bilimsel açıdan güvenilir olmadığını dile getiren Klinik Psikolog Çiğdem Demirsoy, 'Bilimsel bir psikolojik ölçek ile sosyal medyada eğlence veya merak amacıyla hazırlanan popüler testlerin birbirinden ayrılması gerekir.' dedi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Psikolojik değerlendirmede kullanılan test ve ölçeklerin bilimsel kabul edilebilmesi için psikoloji kuramlarına dayanması ve üzerinde geçerlik, güvenirlik ve standardizasyon gibi istatistiksel çalışmalar yapılmış olması gerektiğini vurgulayan Demirsoy, 'Bir testin çok paylaşılması ya da profesyonel görünümde olması onun bilimsel olduğu anlamına gelmez. Güvenirlik ölçme aracının tutarlı sonuçlar vermesi, geçerlilik testin ölçtüğünü iddia ettiği özelliği gerçekten ölçmesi, standardizasyon ise soruların, uygulama koşullarının, puanlama ve yorumlama süreçlerinin önceden belirlenmiş kurallara bağlı olması demektir.' diye konuştu.</p>

<p><strong>Online test sonucu kişiye tanı koydurmaz!</strong></p>

<p>İnternetten yapılan bir test ile uzman tarafından gerçekleştirilen detaylı psikolojik değerlendirmenin aynı şey olmadığının altını çizen Demirsoy, 'Psikolojik testler tanı koydurucu araçlar değil, uzmanın değerlendirmesine ışık tutan tarama araçları olarak çalışır.' dedi.</p>

<p>Tanı sürecinde yalnızca test sonucunun değerlendirilmediğine işaret eden Demirsoy, şunları söyledi:</p>

<p>'Kişinin belirtilerinin çeşidi, süresi ve sıklığı, yaşam koşulları, belirtilerin günlük işlevselliğe etkisi ve uzman görüşmesi sırasında gözlenen diğer kriterler de değerlendirilmeli. İnternetten yapılan test sonuçlarına bakarak kişinin kendisine depresyon, anksiyete, bipolar bozukluk, borderline, narsisizm veya DEHB gibi tanılar koyması doğru değil.</p>

<p>İnternet testlerinden yola çıkarak kişinin kendisine etiket yapıştırması kaygıyı artırabilir. Bunun tersi de mümkün olabilir. Testte düşük puan alan bir kişi 'bende bir şey yok' düşüncesiyle gerçekten ihtiyaç duyduğu profesyonel yardımı erteleyebilir.'</p>

<p><strong>Bilimsel testler tanı sürecine önemli katkı sağlar!</strong></p>

<p>Geçerlik ve güvenirliği kanıtlanmış testlerin dahi tek başına tanı koyma aracı olmadığının altını çizen Demirsoy, 'Buna karşın doğru kullanıldığında psikolojik test ve ölçekler tanı ve tedavi sürecinde önemli bir yere sahip.' dedi.</p>

<p>Bu araçların kişinin belirtilerinin sıklığı ve şiddeti, günlük işlevselliğe etkisi ve normatif değerlerden ne ölçüde uzaklaştığı konusunda bilgi sağladığını aktaran Demirsoy, 'Testler yalnızca tedavinin başlangıcında değil, tedavi süreci boyunca da kullanılabilir. Periyodik ölçümler tedavinin işe yarayıp yaramadığını ve iyileşmenin devam edip etmediğini takip etmeye yardımcı olabilir.' şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Online testler farkındalık için başlangıç noktası olabilir!</strong></p>

<p>Bilimsel temeli bulunan online psikolojik ölçeklerin doğru kullanıldığında yararlı olabileceğini ifade eden Demirsoy, 'Bu testler tanı aracı değil, tarama ve farkındalık aracı olarak değerlendirilmeli.' dedi.</p>

<p>Kişinin kendisini daha yakından gözlemlemesinin, yaşadığı sorunlar üzerine düşünmesinin ve gerektiğinde profesyonel yardım almak için ilk adımı atmasının online testler açısından faydalı olabileceğini belirten Demirsoy, ancak test sonuçlarından yola çıkarak kendine teşhis koymaktan veya kişilik etiketleri oluşturmaktan kaçınılması gerektiğini vurguladı.</p>

<p><strong>Test sonucu değil, kişinin yaşamındaki etkisi önemli!</strong></p>

<p>Bir tarama ölçeğinin belirgin düzeyde bir soruna işaret etmesinin 'kesin tanı' anlamına gelmediğine dikkat çeken Demirsoy, bunun 'bir uzmanla görüşmeye değer' şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.</p>

<p>Kişinin günlük yaşamında belirgin sıkıntı yaşaması, belirtilerin süreklilik göstermesi veya giderek artması ve işlevselliğinin etkilenmesi durumunda uzman görüşüne başvurulması gerektiğini yineleyen Demirsoy, 'Öz bildirim ölçekleri uzman değerlendirmesi olmadan eksik veya yanıltıcı olabilir. Aynı konuda tekrar tekrar internette araştırma yapma ihtiyacı hisseden kişilerin de kendi kendine tanı koymaya çalışmak yerine profesyonel görüş alması daha doğru bir yaklaşım olur.' ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Yasemin Yalçın: 'Online testler bazı ipuçları verebilir ama tanımızı söylemez!'</strong></p>

<p>Uzman Klinik Psikolog Yasemin Yalçın da internette ve sosyal medyada karşılaşılan her psikolojik testin bilimsel olmadığına işaret ederek, bilimsel psikolojik ölçeklerin geçerlilik, güvenilirlik ve standardizasyon çalışmalarından geçmiş olması gerektiğini vurguladı.</p>

<p>Yalçın, özellikle 'Narsist misin?', 'DEHB olabilir misin?' veya '10 soruda kişilik tipini öğren' gibi içeriklerin önemli bir bölümünün bilimsel kriterleri taşımayabileceğine dikkat çekti ve sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>'Tanı klinik görüşme, kişinin belirtilerinin süresi ve yaşamına etkisi, kişisel ve aile öyküsü ile gerektiğinde farklı değerlendirme araçlarının birlikte ele alınmasıyla konulur. Kişi yalnızca test puanına değil, günlük yaşamındaki işlevselliğine de dikkat etmeli. Uzun süren yoğun mutsuzluk veya kaygı, uyku ve iştah değişiklikleri, belirgin dikkat ve konsantrasyon güçlüğü, ilişkilerde veya iş/okul yaşamında ciddi bozulma ya da kontrol edilmekte zorlanılan düşünce ve davranışların bulunması halinde test sonucundan bağımsız olarak bir uzmana başvurmak önemli.</p>

<p>Online psikolojik testler bize bazı ipuçları verebilir ancak tanımızı söylemez. Test sonucunu bir başlangıç noktası olarak görmek ve klinik değerlendirmenin yerine koymamak gerekir.'</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/online-psikolojik-testlerle-tani-konabilir-mi</guid>
      <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 16:13:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/online-test-hh.jpg" type="image/jpeg" length="13783"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[ERKEN VE ZAYIF DOĞAN BEBEKLERİN DİŞ SAĞLIĞI NASIL ETKİLENİYOR?]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/erken-ve-zayif-dogan-bebeklerin-dis-sagligi-nasil-etkileniyor</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/erken-ve-zayif-dogan-bebeklerin-dis-sagligi-nasil-etkileniyor" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Erken çocukluk çağı çürükleri, okul öncesi dönemde çocuklarda sık görülen ağız ve diş sağlığı sorunlarının başında geliyor...]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Erken çocukluk çağı çürükleri, okul öncesi dönemde çocuklarda sık görülen ağız ve diş sağlığı sorunlarının başında geliyor.</p>

<p><strong>Diş çürükleri yalnızca ağız sağlığını değil; çocukların büyüme ve gelişimini, yaşam kalitesini ve psikolojik durumunu da etkileyebiliyor. Çürük oluşumunda yetersiz ağız hijyeni ve beslenme alışkanlıklarının yanı sıra, çocuğun doğum özellikleri ve erken dönemde yaşadığı bazı sağlık sorunları da rol oynayabiliyor. Erken doğum ve düşük doğum ağırlığının, diş minesinin gelişimindeki bazı bozukluklarla ilişkili olabileceği belirtiliyor:</strong></p>

<p><strong>Düşük Doğum Ağırlığı, Dişlerin Kesinlikle Çürüyeceği Anlamına Gelmiyor</strong></p>

<p>Erken doğan veya düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen çocuklarda diş gelişiminin bazı yönlerden etkilenebileceğini belirten <strong>Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir</strong>, doğum ağırlığının tek başına çürük nedeni olarak değerlendirilmemesi gerektiğine dikkat çekiyor.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Dt. Nurgül Demir</strong>, konuya ilişkin değerlendirmesinde şöyle diyor:</p>

<p>'Erken doğum veya düşük doğum ağırlığı, çocuğun ilerleyen dönemde mutlaka diş çürüğü yaşayacağı anlamına gelmez. Ancak bu çocuklarda diş minesinin gelişiminde bazı bozukluklarla karşılaşma ihtimali artabilir. Mine yapısındaki değişiklikler, dişlerin dış etkenlere karşı daha hassas hale gelmesine neden olabilir. Bu nedenle çocuğun ağız ve diş sağlığının erken dönemden itibaren takip edilmesi oldukça önemlidir.'</p>

<p><strong>Erken Doğum Diş Minesinin Gelişimini Etkileyebiliyor</strong></p>

<p>Diş minesi, dişlerin ağız ortamındaki dış etkenlere karşı korunmasında önemli bir role sahip. Prematüre bebeklerde doğum öncesi ve sonrasında yaşanan bazı sistemik sorunların yanı sıra mineral ve kalsiyum metabolizmasındaki değişikliklerin de mine gelişimini etkileyebileceği ifade ediliyor.</p>

<p>Mine gelişimindeki bozukluklar, diş yüzeylerinin daha düzensiz veya hassas bir yapıya sahip olmasına ve plak birikiminin kolaylaşmasına zemin hazırlayabiliyor. Bu durum, uygun ağız bakımının sağlanmadığı durumlarda çürük riskini artırabilecek faktörlerden biri olarak değerlendiriliyor.</p>

<p><strong>Gece Biberonu ve Beslenme Alışkanlıklarına Dikkat</strong></p>

<p>Erken doğan bebeklerde beslenme güçlükleri nedeniyle biberon kullanımının daha uzun süre devam edebildiğine dikkat çeken <strong>Dt. Nurgül Demir</strong>, özellikle gece beslenmesinin ağız ve diş sağlığı açısından önem taşıdığını belirtiyor.</p>

<p><strong>Dt. Demir</strong>, 'Bebeğin biberonla uyuması ve özellikle şeker içeren sıvıların gece boyunca dişlerle temas etmesi, erken çocukluk çağı çürükleri açısından önemli bir risk oluşturabilir. Bu nedenle yalnızca ne tüketildiğine değil, beslenmenin sıklığına, zamanlamasına ve sonrasında ağız bakımının nasıl yapıldığına da dikkat edilmelidir' ifadelerini kullanıyor.</p>

<p><strong>İlk Dişin Sürmesiyle Birlikte Koruyucu Diş Hekimliği Başlamalı</strong></p>

<p>Erken çocukluk çağı çürüklerinin tek bir nedene bağlı olmadığına vurgu yapan <strong>Dt. Nurgül Demir</strong>, genetik yatkınlık, beslenme alışkanlıkları, ağız hijyeni ve çocuğun genel sağlık durumunun birlikte değerlendirilmesi gerektiğini söylüyor.</p>

<p><strong>Dt. Demir sözlerine şöyle devam ediyor:</strong></p>

<p>'Özellikle erken doğan veya düşük doğum ağırlığıyla dünyaya gelen çocuklarda ağız ve diş sağlığı takibi bireyselleştirilmelidir. İlk süt dişlerinin sürmesiyle birlikte düzenli ve doğru ağız bakımının başlatılması, sağlıklı beslenme alışkanlıklarının kazandırılması ve çürük riskinin değerlendirilmesi koruyucu diş hekimliğinin temel adımlarındandır. İlk diş hekimi ziyaretinin de ilk dişin sürmesiyle birlikte gerçekleştirilmesini öneriyoruz.'</p>

<p><strong>Amaç Çürüğü Tedavi Etmek Değil, Oluşmasını Önlemek</strong></p>

<p>Uzmanlar, erken doğum veya düşük doğum ağırlığı öyküsü bulunan çocuklarda ebeveynlerin endişeye kapılmak yerine koruyucu yaklaşımlara odaklanmasının önemine dikkat çekiyor. Düzenli diş hekimi kontrolleri, doğru ağız hijyeni, dengeli beslenme ve uygun beslenme alışkanlıklarının erken dönemde oluşturulması, çocukların ilerleyen yaşlarda daha sağlıklı bir ağız ve diş yapısına sahip olmasına katkı sağlayabiliyor.</p>

<p><strong>Çocuk Diş Hekimi Dt. Nurgül Demir</strong>, 'Ebeveynlerin burada temel hedefi, herhangi bir sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine, çocuğun ilk dişlerinden itibaren koruyucu bir ağız sağlığı rutini oluşturmak olmalı' diyerek sözlerini tamamlıyor.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/erken-ve-zayif-dogan-bebeklerin-dis-sagligi-nasil-etkileniyor</guid>
      <pubDate>Fri, 28 Aug 2026 15:22:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/erken-dogum-kuvoz-hh.jpg" type="image/jpeg" length="91770"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[GÜLÜŞ ESTETİĞİ SAĞLIKLI DİŞ ETİYLE BAŞLAR]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/gulus-estetigi-saglikli-dis-etiyle-baslar</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/gulus-estetigi-saglikli-dis-etiyle-baslar" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Yalnızca dişlerin beyazlığı ve şeklinin önemli olmadığını belirten uzmanlar, diş etlerinin sağlıklı ve estetik görünümünün de önem taşıdığını söylüyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Gülüş estetiğinde yalnızca dişlerin beyazlığı ve şeklinin önemli olmadığını belirten uzmanlar, diş etlerinin sağlıklı ve estetik görünümünün de önem taşıdığını söylüyor.</p>

<p><strong>Pembe estetiğin, diş etlerinin rengi, şekli, uzunluğu ve dişlerle uyumunun yanı sıra dudaklarla olan bütünlüğünü de kapsadığını ifade eden Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, 'Gülümsediğimizde yaklaşık 2-3 milimetrelik diş eti görünümü doğal ve estetik bir görünüm sağlayabilir. Bunun üzerinde, yani diş etinin belirgin şekilde fazla görünmesi durumunda ise 'gummy smile' olarak adlandırılan diş eti gülüşü ortaya çıkabilir.' dedi. Diş eti çekilmesi, köklerin açığa çıkması ve iltihaplanmaların pembe estetiği olumsuz etkileyebildiğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Bahar, ihtiyaç halinde diş eti greftleri, gingivektomi ve dudak konumlandırma gibi farklı uygulamalardan yararlanılabildiğini vurguladı.</strong></p>

<p>Üsküdar Üniversitesi Üsküdar Diş Hastanesi Periodontoloji Uzmanı Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, pembe estetiğin sağlıklı ve estetik bir gülüş için diş eti, diş ve dudak arasındaki uyumu sağlamadaki önemi ile diş eti sorunlarının tedavi seçenekleri hakkında açıklamalarda bulundu.</p>

<p><strong>Yalnızca beyaz ve düzgün dişlere sahip olmak, estetik bir gülüş için yeterli değil!</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Gülüş estetiği denildiğinde yalnızca dişlerin rengi, şekli veya diziliminin düşünülmemesi gerektiğini ifade eden Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, 'Güzel ve doğal bir gülüş için dişlerin, diş etlerinin ve dudakların birbiriyle uyum içinde olması gerekir.' dedi.</p>

<p>Diş etlerinin rengi ve sağlıklı görünümünün de estetik açıdan oldukça önemli olduğunu kaydeden Dr. Öğr. Üyesi Bahar, 'Pembe estetik dediğimiz kavram da temel olarak diş etlerini ve dişi çevreleyen dokuların estetik görünümünü ifade eder. Diş etlerinin şekli, rengi, uzunluğu, kalınlığı ve dişlerle olan uyumu, başarılı bir gülüş estetiğinin önemli unsurlarıdır. Dolayısıyla yalnızca beyaz ve düzgün dişlere sahip olmak, tek başına estetik bir gülüş için yeterli değil. Sağlıklı diş eti dokusu ve diş-diş eti uyumu da mutlaka değerlendirilmeli.' diye konuştu.</p>

<p><strong>Gülümsediğimizde yaklaşık 2-3 milimetrelik diş eti görünümü doğal ve estetik kabul edilir!</strong></p>

<p>Gülüş estetiğini değerlendirirken diş etlerinin görünürlüğünün de önemli olduğuna işaret eden Dr. Öğr. Üyesi Bahar, şöyle devam etti:</p>

<p>'Gülümsediğimizde yaklaşık 2-3 milimetrelik diş eti görünümü doğal ve estetik bir görünüm sağlayabilir. Bunun üzerinde, yani diş etinin belirgin şekilde fazla görünmesi durumunda ise 'gummy smile' olarak adlandırılan diş eti gülüşü ortaya çıkabilir.</p>

<p>Bu durum bazı kişilerde estetik bir rahatsızlık oluşturabilir. Hastanın ihtiyacına göre kuron boyu uzatma, gingivektomi veya dudak konumlandırma yani 'lip repositioning' gibi farklı uygulamalar değerlendirilebilir. Buradaki amaç yalnızca fazla diş eti dokusunu azaltmak değil, dudak, diş ve diş eti arasındaki doğal dengeyi sağlamaktır.'</p>

<p><strong>Sağlıklı diş etleri, gülüş estetiğinin temelini oluşturur!</strong></p>

<p>Pembe estetiği olumsuz etkileyen birçok farklı durum bulunabileceğine dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, 'Diş eti çekilmeleri, diş köklerinin açığa çıkması, dişlerin arasındaki papil adı verilen pembe üçgen dokuların kaybolması ve diş etlerinde oluşan iltihaplanmalar bunların başında gelir.' dedi.</p>

<p>Sağlıklı bir diş etinin genellikle pembe renkte ve dokusu açısından dengeli bir görünüme sahip olduğunu dile getiren Dr. Öğr. Üyesi Bahar, 'Diş eti iltihaplandığında ise kızarıklık, şişlik ve ödem ortaya çıkabilir. Bu durum hem ağız sağlığı açısından önemlidir hem de diş etlerinin estetik görünümünü olumsuz etkiler. Bu nedenle sağlıklı diş etleri, gülüş estetiğinin de temelini oluşturur. Diş etleri sağlıklı olduğunda estetik açıdan başarılı ve doğal bir gülüş elde etmek de çok daha kolaydır.' şeklinde konuştu.</p>

<p><strong>Amaç, kök yüzeylerini koruyup diş etini sağlıklı hale getirmek!</strong></p>

<p>Diş eti çekilmesi nedeniyle diş köklerinin açığa çıktığı durumlarda, hastanın ihtiyaçlarına göre farklı periodontal tedaviler uygulanabileceğini aktaran Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, 'Bazı vakalarda serbest diş eti grefti veya bağ dokusu grefti gibi uygulamalarla eksilen diş eti dokusunun yeniden oluşturulması hedeflenebilir.' dedi.</p>

<p>Amacın yalnızca estetik bir görüntü elde etmek olmadığının altını çizen Dr. Öğr. Üyesi Bahar, 'Açığa çıkan kök yüzeylerinin korunması, diş eti dokusunun sağlıklı hale getirilmesi ve diş çevresindeki dokuların doğal yapısının desteklenmesi de önem taşır.' açıklamasını yaptı.</p>

<p><strong>Pembe estetik, diş eti sağlığı, rengi ve formuyla birlikte diş, diş eti ve dudak uyumunu kapsar! </strong></p>

<p>Pembe estetikte yalnızca diş etinin şeklinin önemli olmadığına değinen Dr. Öğr. Üyesi Nihal Bahar, 'Pembe estetik aslında birkaç farklı unsuru bir arada değerlendirdiğimiz bir kavramdır. Bazen fazla dokunun uzaklaştırılması, bazen eksik dokunun yerine konulması, bazen de diş etinin sağlıklı renginin yeniden kazandırılması gerekebilir.' dedi.</p>

<p>Bazı kişilerde sigara kullanımı veya genetik ve bireysel özelliklere bağlı olarak diş etlerinde mor-koyu renklenmeler görülebileceğini belirten Dr. Öğr. Üyesi Bahar, sözlerini şöyle tamamladı:</p>

<p>'Uygun hastalarda gerçekleştirilen bazı periodontal işlemlerle bu renklenmelerin azaltılması ve diş etinin daha sağlıklı, pembe bir görünüme kavuşturulması mümkün olabilir. Dolayısıyla pembe estetik; sağlıklı diş eti dokusunun oluşturulması, renk ve form bozukluklarının giderilmesi, gerekli durumlarda eksik dokunun tamamlanması ve diş, diş eti ve dudak arasındaki doğal dengenin sağlanmasını kapsar.'</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/gulus-estetigi-saglikli-dis-etiyle-baslar</guid>
      <pubDate>Wed, 26 Aug 2026 10:39:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/dis-eti-hh.jpg" type="image/jpeg" length="94390"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[BAŞ DÖNMESİ VE MİDE BULANTISININ KALP KRİZİYLE İLGİSİ VAR MI?]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/bas-donmesi-ve-mide-bulantisinin-kalp-kriziyle-ilgisi-var-mi</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/bas-donmesi-ve-mide-bulantisinin-kalp-kriziyle-ilgisi-var-mi" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Kalp ve damar hastalıkları genel ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alırken kadınlarda kalp krizinden ölüm riski erkeklere göre daha yüksek olabiliyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Kadın kalbinin temel anatomik yapısı erkek kalbiyle benzerlik gösterse de kalbin boyutu, damar yapısı ve hormonal değişikliklere verdiği yanıt açısından önemli farklılıklar bulunuyor.</p>

<p>Kadınların kalbi erkeklere göre daha küçük, kalp damarları ise daha ince olabiliyor. Bu durum, özellikle kalbi besleyen damarların değerlendirilmesi ve girişimsel işlemlerde bazı zorluklara yol açabiliyor. Kalp ve damar hastalıkları dünya genelinde ölüm nedenleri arasında ilk sırada yer alırken, kadınlarda kalp krizi sonrası ölüm riski erkeklere göre daha yüksek olabiliyor. Memorial Şişli Hastanesi Kardiyoloji Bölümü'nden Prof. Dr. Hatice Betül Erer, kadınlarda kalp hastalıkları ve tedavi yöntemleri hakkında bilgi verdi.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>Kadınlarda kalp hastalığı riski yaşla birlikte artıyor</strong></p>

<p>Östrojen hormonunun koruyucu etkisi kadınları kardiyovasküler rahatsızlıklara yani kalp ve damar hastalıklarına karşı korur. Ancak menopozla birlikte bu koruyucu etki azalarak kadınlarda kalp-damar hastalıkları riski artmaya başlar. Koroner arter hastalığı erkeklerde daha erken yaşlarda görülürken, kadınlarda genellikle menopoz dönemi sonrasında ortaya çıkar. Kadınların kalp krizi geçirdiği yaşın erkeklere göre daha ileri olması ve hipertansiyon, diyabet gibi ek hastalıkların daha sık görülmesi, kalp krizi sonrası ölüm riskindeki farklılığın nedenleri arasında yer alır.</p>

<p>Bunun yanında kalp krizinin tipi, tedaviye ulaşma süresi, yaş ve eşlik eden diğer hastalıklar da hastalığın seyrini etkileyen önemli faktörler arasında bulunur. Genç kadınlarda da kalp krizi sonrası ölüm riski göz ardı edilmemelidir. 2011-2022 yılları verileri inceleyen ve 2026 yılında yayımlanan bir çalışmada, ilk ani kalp krizi sonrasında hastane içi ölüm oranı 18-54 yaş grubundaki kadınlarda %3,1 iken erkeklerde bu oranın %2,6 olduğu bildirilmiştir.</p>

<p><strong>Duygusal stres kadınlarda kalp krizini tetikleyebilir</strong></p>

<p>Kadınlarda koroner arter hastalığı ve kalp krizinin yanı sıra kalp yetmezliği, ritim bozuklukları, kalp kapak hastalıkları, kalp kası hastalıkları ve koroner mikrovasküler hastalık da görülebilir. Özellikle genç kadınlarda nadir ancak önemli bir kalp-damar problemi olan spontan koroner arter diseksiyonu (SCAD) da dikkat edilmesi gereken tablolar arasındadır. Kalbi besleyen damar duvarında yırtılma meydana gelmesiyle ortaya çıkan SCAD, kadınlarda gebelik, emzirme dönemi ve yoğun fiziksel veya duygusal stres gibi durumlarla ilişkili olarak kalp krizine yol açabilir.</p>

<p><strong>Kalp krizi her zaman göğüs ağrısıyla gelmiyor</strong></p>

<p>Kadınlarda kalp damarlarındaki tıkanıklığın belirtileri erkeklerde sık görülen klasik göğsün ortasında baskı tarzındaki ağrıdan farklı olabilir. Göğüs ağrısının yeri ve niteliği değişebileceği gibi, yanma şeklinde bir ağrı da ortaya çıkabilir. Nefes darlığı, alışılmadık ve açıklanamayan yorgunluk, bulantı-kusma, sırt veya çene ağrısı, baş dönmesi, soğuk terleme ve mide rahatsızlığı gibi belirtiler de kalp hastalığının habercisi olabilir. Bu nedenle özellikle yeni başlayan veya tekrarlayan şikâyetlerin stres, yorgunluk ya da mide problemi olarak değerlendirilip geçiştirilmemesi önem taşır.</p>

<p><strong>Menopoz sonrası başlayan kalp damar şikayetinizi önemseyin</strong></p>

<p>Efor sırasında tekrarlayan göğüs baskısı veya ağrısı, daha önce bulunmayan nefes darlığı, açıklanamayan çarpıntılar, bayılma veya bayılacak gibi olma, efor kapasitesinde belirgin azalma ya da sürekli tekrarlayan olağandışı yorgunluk gibi şikâyetlerde kardiyoloji değerlendirmesi yapılması gerekir. Bunun yanı sıra yüksek tansiyon veya kolesterol, diyabet, obezite, sigara kullanımı ve ailede erken yaşta kalp hastalığı öyküsü bulunan kadınların kardiyovasküler risk açısından değerlendirilmesi önem taşır. Menopoz sonrasında yeni başlayan kalp-damar şikâyetleri de ihmal edilmemelidir. Belirti göstermeyen ve düşük riskli genç kadınlarda rutin kardiyoloji kontrolü her zaman gerekli olmayabilir. Ancak 40'lı yaşlardan itibaren tansiyon, LDL ve non-HDL kolesterol, diyabet, sigara kullanımı, obezite, fiziksel aktivite düzeyi ve aile öyküsü birlikte değerlendirilerek kişisel kardiyovasküler risk ortaya konmalıdır. Güncel risk değerlendirme yaklaşımları ve PREVENT gibi risk hesaplayıcıları, tedavi ve takip kararlarının kişiye özel planlanmasına yardımcı olabilir.</p>

<p><strong>Erken doğum kalp damar hastalığı riskini artırabilir</strong></p>

<p>Kadınlara özgü bazı gebelik komplikasyonları ilerleyen yıllardaki kardiyovasküler risk açısından da önem taşır. Preeklampsi veya gebelik hipertansiyonu, gebelikte ortaya çıkan diyabet ve erken doğum öyküsü bulunan kadınların ilerleyen yaşamlarında kalp-damar hastalıkları açısından daha dikkatli değerlendirilmesi gerekir. Özellikle menopoz döneminde kardiyovasküler risk faktörlerinde meydana gelebilecek değişiklikler nedeniyle risk değerlendirmesinin güncellenmesi de önem taşır.</p>

<p><strong>'Kırık kalp sendromu' kalbi gerçekten etkileyebiliyor</strong></p>

<p>Kadınlarda daha sık görülen önemli kalp sorunlarından biri de 'Kırık Kalp Sendromu'dur. Yoğun duygusal veya fiziksel stres sonrasında kalbin özellikle sol karıncığında geçici kasılma bozukluğu gelişmesiyle ortaya çıkan bu tablo, özellikle menopoz sonrası kadınlarda daha sık görülür. Sevilen birinin kaybı, ciddi korku veya üzüntü, boşanma gibi yoğun duygusal streslerin yanı sıra ameliyat, ağır enfeksiyon, travma ve bazı nörolojik hastalıklar da kırık kalp sendromunu tetikleyebilir.</p>

<p>Göğüs ağrısı veya baskı, nefes darlığı, çarpıntı, terleme, bulantı ve nadiren bayılma gibi belirtilerle ortaya çıkabilen kırık kalp sendromu başlangıçta kalp krizinden ayırt edilemeyebilir. Koroner anjiyografide kalp damarlarının açık olduğunun görülmesi, tanı sürecinde önemli bir bulgu oluşturur. Hastanın klinik durumuna göre tedavi planlanır.</p>

<p>Çoğu hastada kalp fonksiyonları haftalar içinde belirgin şekilde düzelir. Ancak kırık kalp sendromu tamamen masum bir tablo olarak değerlendirilmemelidir. Akut dönemde kalp yetmezliği ve ritim bozuklukları gibi ciddi komplikasyonlar gelişebilir; nadiren ölümcül sonuçlar da ortaya çıkabilir. Kadınlarda kalp hastalıklarının belirtilerinin erkeklerden farklı seyrettiği için olağandışı şikâyetlerin önemsenmesi, risk faktörlerinin düzenli olarak değerlendirilmesi ve özellikle yaş, menopoz, gebelik öyküsü ve eşlik eden hastalıkların dikkate alınması kalp sağlığının korunmasında büyük önem taşır.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/bas-donmesi-ve-mide-bulantisinin-kalp-kriziyle-ilgisi-var-mi</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 14:33:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/kalp-krizi-hh.jpg" type="image/jpeg" length="66151"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[TÜRK BÖBREK VAKFI'NDAN BİR İLK]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/turk-bobrek-vakfindan-bir-ilk</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/turk-bobrek-vakfindan-bir-ilk" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Türkiye'de 72 bin hasta diyaliz tedavisi ile yaşamını sürdürüyor. Bir diyaliz hastasının her bir seansında yaklaşık 200 litre su kullanılıyor.]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye'de 72 bin hasta diyaliz tedavisi ile yaşamını sürdürüyor. Bir diyaliz hastasının her bir seansında yaklaşık 200 litre su kullanılıyor.</p>

<p><strong>Yılda yaklaşık 10 milyon diyaliz seansı yapıldığı düşünüldüğünde, yıllık su kullanımı 2 milyar litreye ulaşıyor. Bu tablo, su kaynaklarının giderek daha fazla önem kazandığı bir dönemde sağlık hizmetlerinde sürdürülebilir su yönetimini de gündeme getiriyor. Türk Böbrek Vakfı (TBV), bu soruna sağlık hizmetlerinin güvenliğinden ödün vermeden çözüm üreterek, 'Diyalizde Sürdürülebilir Su Yönetimi Modeli' ile Türkiye'de sistemi kullanan ilk diyaliz merkezi oldu.</strong></p>

<p><strong>Türk Böbrek Vakfı'nın Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi'nde hayata geçirdiği 'Diyalizde Sürdürülebilir Su Yönetimi Modeli' ile hemodiyaliz öncesi ters ozmoz sisteminden drenaja giden su yeniden kullanılmaya başladı. Uygulamanın ilk ayında 46 bin Litre (46 metreküp) su tasarrufu sağlandı.</strong></p>

<p>Böbrek sağlığının korunması, toplumda böbrek hastalıklarına karşı farkındalık oluşturulması ve kronik böbrek hastalarının yaşam kalitesinin artırılması amacıyla çalışmalarını sürdüren Türk Böbrek Vakfı (TBV), diyaliz süreçlerinde yüksek su kullanımının önüne geçmek adına somut bir adım attı. Vakıf, tedavi süreçlerinde çevreye duyarlı ve kaynakları koruyan bir dönüşüm projesi başlattı. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi'nin 31. Taraflar Konferansı'nın (COP31) bu yıl Türkiye'de gerçekleştirilecek olması sebebiyle proje daha da fazla önem kazandı.</p>

<p>Ağustos ortası itibarıyla TBV Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi'nde uygulamaya alınan <strong>Diyalizde Sürdürülebilir Su Yönetimi Modeli </strong>ile hemodiyaliz tedavisinde kullanılan Ters Ozmoz (R.O.) su arıtma sisteminde drenaja giden su, kurulan geri kazanım altyapısıyla yeniden tesis kullanımına kazandırıldı. Bu çalışma, Türkiye'deki diyaliz merkezlerinde arıtma atık suyunun sistemli biçimde yeniden değerlendirilmesine yönelik ilk örnek olma özelliğini de taşıyor.</p>

<p>Klinik tedavi alanına girmeyen, hastayla temas etmemiş ve yalnızca hemodiyaliz öncesi arıtma aşamasında mineral/iletkenlik dengesi sebebiyle ayrıştırılan ve kanalizasyona gönderilen bu su, şimdi temizlik ve çamaşırhane alanlarında değerlendiriliyor.</p>

<p><strong>İlk Ayın Sonuçları ve Elde Edilen Kazanımlar</strong></p>

<p>Proje Temmuz 2026'da başlatıldı ve ilk ayda 46 bin litre şebeke suyunun boşa akması önlendi.</p>

<p>Şebeke suyu kullanımı ve atık su miktarındaki düşüş, ekolojik faydanın yanında kurumsal maliyetlerin azaltılmasına da katkı sundu.</p>

<p>Sağlık Bakanlığı laboratuvar testleriyle hijyen standartlarına uygunluğu tescillenen su, merkez genelinde güvenle kullanılmaya başladı.</p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p><strong>'Suyu İsraf Etme, Hem Böbreğini Hem Doğayı Koru'</strong></p>

<p>Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezi'nde elde edilen verilerin ardından projenin, Türk Böbrek Vakfı'nın diğer merkezlerinde de uygulanması hedefleniyor.</p>

<p>Diyaliz tedavisinin su kaynaklarına bağımlı yapısına dikkat çeken <strong>Türk Böbrek Vakfı Başkanı Timur Erk</strong>, çalışmanın önemine ilişkin şu değerlendirmede bulundu:</p>

<p><i>'Vakıf olarak yıllardır 'Suyu israf etme, hem böbreğini hem doğayı koru' diyerek suyun bedenimiz ve dünya için hayati değerini anlatıyoruz. Hemodiyaliz tedavisi, doğası gereği saf su kullanımını gerektiriyor, ancak arıtma esnasında dışarı atılan suyun boşa gitmemesi için Ahmet Ermiş Diyaliz Merkezimizde kurduğumuz bu etkili geri kazanım sistemiyle ilk ayda 46 bin litre suyu tasarruf ettik. Sağlık hizmeti sunarken çevreye ve doğal kaynaklara yük olmamak temel sorumluluğumuzdur. Amacımız bu uygulamayı Türk Böbrek Vakfı'nın diğer diyaliz merkezlerine de taşıyarak böbrek sağlığı alanında sürdürülebilir ve uygulanabilir bir örnek model yaratabilmek...</i></p>

<p><i>Bu yıl COP31'in ülkemizde gerçekleştirilecek olması, iklim değişikliği ve çevresel sürdürülebilirlik konularını ülkemizin gündeminde daha da önemli hale getiriyor. Türk Böbrek Vakfı olarak biz de sağlık hizmetlerinin çevresel etkilerini azaltmaya yönelik çalışmalarımızla bu sürece katkı sunmayı, su başta olmak üzere doğal kaynakların verimli kullanılması konusunda sağlık sektörüne örnek olacak uygulamaları yaygınlaştırmayı hedefliyoruz.'</i></p>

<p><strong>Her Yıl Diyalizde 400-500 Milyon Litre Su Tasarruf Edilebilir</strong></p>

<p>Diyaliz tedavisinde kullanılan suyun tamamının geri kazanılması mümkün değil. Ancak uygun nitelikteki suyun yaklaşık <strong>yüzde 18-20'sinin geri kazanılabileceği </strong>varsayıldığında, Türkiye genelinde yılda yaklaşık <strong>400-500 milyon litre suyun</strong> yeniden kullanılma potansiyeli bulunuyor. Başka bir ifadeyle, doğru sistemler yaygınlaştırıldığında <strong>her yıl yüz milyonlarca litre suyun boşa gitmesi önlenebilir.</strong></p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/turk-bobrek-vakfindan-bir-ilk</guid>
      <pubDate>Tue, 25 Aug 2026 13:04:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/turk-bobrek-vakfindan-bir-ilk.webp" type="image/jpeg" length="97912"/>
    </item>
    <item>
      <title><![CDATA[AKILLI LENS TAKTIRANLARIN GECE GÖRÜŞÜ BOZULUYOR MU?]]></title>
      <link>https://www.haberhabere.com/akilli-lens-taktiranlarin-gece-gorusu-bozuluyor-mu</link>
      <atom:link rel="self" href="https://www.haberhabere.com/akilli-lens-taktiranlarin-gece-gorusu-bozuluyor-mu" type="application/rss+xml"/>
      <description><![CDATA[Trifokal göz içi merceklerin uygulanmasının ardından gece saatlerinde araç farları, sokak lambaları ve diğer parlak ışık kaynakları nasıl görünüyor?]]></description>
      <content:encoded><![CDATA[<p>Akıllı lens olarak bilinen trifokal göz içi merceklerin uygulanmasının ardından bazı kişiler özellikle gece saatlerinde araç farları, sokak lambaları ve diğer parlak ışık kaynaklarının çevresinde halkalar, parlamalar veya ışık saçılmaları fark edebilir.</p>

<p>Ameliyat sonrası dönemde görülebilen bu görsel etkiler, kullanılan merceğin optik yapısıyla ilişkili olabileceği gibi kişinin göz yapısı ve uyum sürecine bağlı olarak da değişiklik gösterebilir.</p>

<p>Batıgöz Sağlık Grubu Göz Hastalıkları Uzmanı Doç. Dr. Uğur Ünsal, trifokal mercek uygulamalarının ardından karşılaşılabilen gece görüşü değişiklikleri hakkında bilgi verdi.</p>

<p><strong>Işıkların Etrafındaki Halkalar Neden Oluşuyor?</strong></p>

<p>Trifokal göz içi mercekler, ışığı uzak, orta ve yakın mesafelerde görmeyi destekleyecek farklı odaklara yönlendiren optik bir tasarıma sahiptir. Bu yapı nedeniyle özellikle karanlık ortamda parlak bir ışık kaynağına bakıldığında halo olarak adlandırılan ışık halkaları, kamaşma veya ışık saçılması gibi görsel etkiler ortaya çıkabilir.</p>

<p>Doç. Dr. Uğur Ünsal, 'Trifokal mercek uygulamalarından sonra gece ışıklarının çevresinde halo dediğimiz halkaların görülmesiyle karşılaşılabili. Bazı hastalar araç farlarında veya sokak lambalarında ışık saçılması ve kamaşma da tarif edebiliyor. Bu yakınmalar özellikle ameliyat sonrası erken dönemde daha belirgin hissedilebilir.' dedi.</p>

<p><strong>Gece Araç Kullanırken Daha Fazla Hissedilebilir</strong></p>

<p>Gündüz yeterince fark edilmeyen ışık etkileri, çevrenin karanlık olduğu ve parlak ışık kaynaklarıyla karşılaşıldığı gece koşullarında daha belirgin hale gelebilir. Bu nedenle ameliyatın ardından kişinin görsel uyumu tamamlanana kadar gece araç kullanımında dikkatli olunması önem taşıyor.</p>

<p>Doç. Dr. Uğur Ünsal, 'Özellikle ilk günler ve haftalarda gece araç kullanırken karşıdan gelen farlar kişinin alışık olduğundan farklı algılanabilir. Görme yeterince netleşmeden ve kişi kendisini gece sürüşü konusunda rahat hissetmeden araç kullanılması uygun olmayabilir. Ameliyat sonrası kontrollerde hastanın görme düzeyi ve iyileşme süreci bireysel olarak değerlendirilmelidir.' ifadelerini kullandı.</p>

<p><strong>Beynin Yeni Görüntüye Uyum Sağlaması Zaman Alabilir</strong></p>

<p>Ameliyat sonrası süreç yalnızca göz dokularının iyileşmesinden ibaret değildir. Beynin yeni optik sisteme uyum sağlaması da görsel deneyimin önemli bir parçasıdır. 'Nöroadaptasyon' olarak adlandırılan bu süreçte beyin, göz içi merceğin oluşturduğu farklı görsel uyaranlara zaman içinde adapte olabilir.</p>

<p>Bu nedenle halo ve kamaşma gibi yakınmalar bazı kişilerde haftalar veya aylar içinde giderek daha az fark edilir hale gelebilir. Ancak uyum süresi ve yakınmaların düzeyi herkes için aynı değildir.</p>

<p>Doç. Dr. Uğur Ünsal, 'Nöroadaptasyon kişiden kişiye değişen bir süreçtir. Beyin zaman içerisinde yeni merceğin oluşturduğu görüntüye uyum sağlamaya başlar. İlk dönemde oldukça belirgin tarif edilen ışık halkaları ve saçılmalar ilerleyen aylarda daha az rahatsız edici hale gelebilir. Ancak her hastada aynı sürede ve aynı düzeyde bir değişim beklemek doğru değildir.' diye konuştu.</p>

<p><strong>Her Gece Görüşü Şikâyeti Yalnızca Mercekten Kaynaklanmayabilir</strong></p>

<p>Ameliyat sonrasında devam eden ışık saçılması veya görme kalitesindeki değişikliklerin değerlendirilmesinde yalnızca göz içi merceğin yapısına odaklanılmaması gerekiyor. Kornea ve göz yüzeyinin durumu, göz kuruluğu, ameliyat sonrasında kalan kırma kusurları, astigmatizma, göz içi merceğin konumu ve gözün diğer yapıları da görme kalitesini etkileyebilir. Bu nedenle yakınmaların beklenenden uzun sürmesi, belirginleşmesi veya günlük yaşamı etkilemesi halinde göz muayenesiyle nedenin değerlendirilmesi önem taşıyor.</p>

<p><strong>Akıllı Lens Uygulamalarında Hasta Seçimi Neden Önemli?</strong></p>

<p>Trifokal göz içi mercekler her kişinin göz yapısı ve günlük görme gereksinimleri açısından aynı sonucu vermeyebilir. Bu nedenle uygulama kararı yalnızca kişinin farklı mesafelerdeki görme beklentisine göre değil; kornea, retina, makula, optik sinir, göz yüzeyi, göz bebeği özellikleri ve mevcut kırma kusurları gibi birçok faktör değerlendirilerek verilmelidir.</p>

<p>Kişinin yaşam tarzı ve mesleki ihtiyaçları da bu değerlendirmeye dahil edilmelidir. Özellikle gece araç kullanmak zorunda olan veya düşük ışık koşullarında yüksek görsel performans gerektiren mesleklerde çalışan kişilerin beklentilerini ameliyat öncesinde hekimleriyle paylaşmaları önemlidir.</p>

<p>Doç. Dr. Uğur Ünsal, ameliyat öncesi değerlendirmenin önemine dikkat çekerek şu bilgileri verdi:</p>

<p>'Akıllı lens uygulamalarında yalnızca hangi merceğin kullanılacağına değil, o merceğin kişinin göz yapısı ve günlük yaşamındaki görsel ihtiyaçları için uygun olup olmadığına da bakıyoruz. Kornea yapısından retina ve makulanın durumuna kadar gözün farklı bölümlerini değerlendirmek gerekiyor. Hastanın gece araç kullanma sıklığı ve görme beklentileri de karar sürecinin bir parçası olmalı.'</p>

<p><strong>Ameliyat Öncesi Bilgilendirme Sürecin Önemli Bir Parçası</strong></p><div id="ad_121" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>
                                <div id="ad_121_mobile" data-channel="121" data-advert="temedya" data-rotation="120" class="mb-3 text-center"></div>

<p>Trifokal merceklerle ilgili bilimsel çalışmalar, uzak, orta ve yakın mesafedeki görsel performansın yanı sıra halo ve kamaşma gibi görsel etkilerin de değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyor. Bu nedenle ameliyat öncesinde hastanın yalnızca beklenen görme kazanımları konusunda değil, ameliyat sonrasında karşılaşabileceği görsel değişiklikler hakkında da bilgilendirilmesi önem taşıyor.</p>

<p>Doç. Dr. Uğur Ünsal, 'Ameliyat öncesinde ayrıntılı göz muayenesi yapmak kadar hastanın beklentilerini anlamak ve ameliyat sonrası karşılaşabileceği görsel etkileri anlatmak da önemlidir. Halo veya ışık saçılması bazı kişilerde uyum süreci içerisinde azalabilirken bazı kişilerde daha uzun süre hissedilebilir. Bu nedenle mercek seçimi kişiye özel değerlendirilmelidir. Amacımız, gözün yapısal özellikleri ile kişinin günlük yaşamındaki görme ihtiyaçlarını birlikte değerlendirerek uygun yaklaşımı belirlemektir.' dedi.</p>

<p></p></p><div class="article-source py-3 small ">
            <span class="source-name pe-3"><strong>Kaynak: </strong>KAHA</span>
    </div>
]]></content:encoded>
      <category>Sağlık</category>
      <guid>https://www.haberhabere.com/akilli-lens-taktiranlarin-gece-gorusu-bozuluyor-mu</guid>
      <pubDate>Mon, 24 Aug 2026 15:00:00 +0300</pubDate>
      <enclosure url="https://haberhaberecom.teimg.com/crop/1280x720/haberhabere-com/uploads/2026/08/akilli-lens-taktiranlarin-gece-gorusu-bozuluyor-mu.webp" type="image/jpeg" length="54497"/>
    </item>
  </channel>
</rss>
