"...Amacı padişahlığı, hilafeti, şeriatı getirmek ve Abdülmecid’in oğullarından birini başa geçirmekti! Adı Şeyh Said’ti…"

Birkaç günlük izinden döndüm, gördüm ki ortalık kaynama noktasını aşmış…

Fon arpalığı, bunun izini süren gazetecilerin ya hapishaneye ya da ev hapsine gönderilmesi, gazeteci kardeşim Murat Ağırel’in ev hapsindeyken bir kez daha gözaltına alınması yalnızca birkaç örnek!

Açlık, sefalet, insanların feryatları ise bildiğiniz gibi artarak sürüyor.

Ancak ülkenin nerelere sürüklenmek istendiği de ayrı bir sorun… Geçen gün Bursa’da yapılan seçimler esnasında Zafer Partisi’ne yakın bir kadın avukat, baroların Şeyh Said’i anma ve sahip çıkma girişimlerini eleştirince HÜDA Par ve DEM Partili bir grup el ele verip tepki gösterdiler.

Nasıl bir tepkiydi peki bu?

- Burası Müslüman bir ülke!

Halbuki kürsüdeki avukat, dinden değil, 1925 yılında isyana kalkışıp binlerce insanın ölümüne neden olan ve vatana ihanet suçlaması ile idam edilen Şeyh Said’den söz ediyordu! Aslına bakarsanız bu ne ilk ne de son anma ya da sahip çıkma eylemlerinden biri… Diyarbakır’da, Ankara’da, İstanbul’da benzerlerini çok gördük. Savunanları da gayet iyi tanıdık!

O halde Şeyh Said kimdir bir kez daha hatırlatmak, kendi adını taşıyan isyanı niçin çıkardığını da bir kez daha anlatmak gerekiyor…

Binlerce insanın katledildiği hain isyan!

Sıfatı “Şeyh” idi… Babası da dedesi de büyük dedesi de aynı sıfatı taşımıştı. Nakşibendi tarikatı üyesiydi. Çok varlıklıydı. Hem şeyh hem zengin olunca bir de üstüne şeriatın ağdalı dilini kullanınca Doğu Anadolu’da epey sözü geçen bir konuma yükselmişti…

Cumhuriyetin kuruluşundan yalnızca 14 ay sonra isyan bayrağını çekti… İsyan öncesinde tüm aşiretleri tek tek gezerek hükümetin çıkardığı yasalarla dinden çıktığını, Mustafa Kemal’in dinsiz olduğunu, Kur’an ve namusun elden gittiğini söyledi…

Yetinmedi, bir fetva yayımlayarak Cumhuriyete karşı cihat ilan etti, üstelik garanti de verdi:

- Bu cihada katılmayan herkesin hem canı hem malı helaldir!

Pek çok güçlü aşiret bu fetvaya kulak asmadı. Toparlayabildiği güçler ve İngilizlerin tam desteğiyle Cumhuriyeti yıkma çalışmalarını yürütürken isyan hiç istemediği kadar erken ve hiç ummadığı bir biçimde Piran’da patlayıverdi.

Hızla yayıldı. Öyle ki isyancılar Diyarbakır’ın kapısına kadar dayandılar… Ve orada kaldılar! 11 Şubat 1925’te başlayan isyan 26 Mart’ta Türk ordusunun kesin zaferiyle sona erdi.

Varto’da İran’a kaçmak üzereyken yakalandı. Diyarbakır’da yargılandı ve asıldı…

- Amacı padişahlığı, hilafeti, şeriatı getirmek ve Abdülmecid’in oğullarından birini başa geçirmekti!

Adı Şeyh Said’ti…

Arkasında, son padişah Vahdettin’den Kürt Teali Derneği yöneticilerine ve İngiltere’ye kadar, Cumhuriyete düşman geniş bir destekçi grubu vardı… Diğer bir deyişle isyan yalnızca şeriatçı değil, aynı zamanda hain bir isyandı!

İsyanın üzerinden 101 yıl geçti…

Bugün Said’in ardılları idam edildiği yere heykelini diktiler, caddelere ismini verdiler… Kahraman ve şehit ilan edilmesi de cabası!

- Şöyle bir mezarından doğrulsa iftihar ederdi yani!

Gerçekten bu iktidar 90 yıl cumhuriyete karşı savaşmış, altını oymak, yıkmak için her yolu denemiş yeminli cumhuriyet düşmanlarının tümünün “hayır duasını” aldı! Bu yola çıkanlar zaten şu son 11 yılda cumhuriyetin tüm kazanımlarını teker teker satılığa çıkarmış, temellerini çürütecek her türlü adımı almışlardı… Şimdi sıra son çivide:

- Türkiye İslam Cumhuriyeti!

Parçalanmış, bölünmüş, halkı cemaatleştirilmiş bir cumhuriyet tabii… Efendilerin yüzyıllardır istediği sonuç yani! Taa Berlin anlaşmalarında gizlice yaptıkları Osmanlı’yı paylaşma sözleşmesi Sykes-Picot’ta, Sevr Antlaşması’nda istedikleri bu değil miydi? Amerikan Başkanı Wilson’un kaleme aldığı “prensiplerinde” Türklerin önce “Küçük Asya” denilen Orta Anadolu’ya gönderilmesi, sonra da “geldikleri yere defolup gitmeleri” nal gibi öngörülmüyor muydu?

Büyük efendilerin minik piyonlarının tam da bu hülyayı gerçekleştirmek için görevlendirildikleri son derece açık değil mi?

Ancak bir noktayı fena halde atlıyorlar.

- Türk milleti!