"...Önceki gün ülkenin 10 kentinde gazeteciler sokaktaydı… On binlerce yurttaş da onlarla birlikte sokaktaydı…"
Önceki gün ülkenin 10 kentinde gazeteciler sokaktaydı… On binlerce yurttaş da onlarla birlikte sokaktaydı… Meslek ve kitle örgütleri ile siyasi parti temsilcileri de yalnız bırakmamıştı basın mensuplarını.
Gazeteci derken ‘yandaşlardan, yanaşmalardan’ söz etmiyorum tabii; emeğiyle, alın teriyle, bilgisiyle halkın haber alma özgürlüğüne sadık, başı dik, omurga sahibi kalem sahiplerinden bahsediyorum!
İstanbul, Ankara, İzmir başta olmak üzere 10 kentin alanlarında toplanan, ardından yürüyüşe geçen on binler; iktidarı, sansürü, baskı ve tutsaklığı protesto etti… Bir araya gelişin adı zaten her şeyi ortaya koyuyordu:
- Sansüre hayır, habere özgürlük!
Muhalefetteki siyasi parti temsilcileri de miting ve yürüyüşlere yoğun ilgi göstermişti; İzmir’de Yeni Parti lideri Özgür Özel katılmıştı protestolara örneğin. Ankara, İstanbul ve diğer kentlerde de milletvekilleri, il ve ilçe başkanları destek vermişti…
Atılan sloganlar, yapılan konuşmalar bir gerçeği haykırıyordu:
- Boyun eğmeyiz, biat etmeyiz, özgür basın susturulamaz!
Tutsak gazeteciler
Tüm alanlarda binlerce kişinin ellerinde onların posteri vardı:
- Bugüne dek yazdığı yazılar nedeniyle gözaltına alınan, ilk kez ‘yazmadığı yazı’ nedeniyle ev hapsinden alınıp cezaevine gönderilen Murat Ağırel, içi bomboş ‘casusluk’ suçlamasıyla bir yıldır hapiste tutulan Merdan Yanardağ, Emniyete çağrılıp gözaltı işlemi yapıldıktan sonra yüzüne bile bakılmadan, ifadesi bile dinlenmeden tutuklanan İsmail Arı, yazdıkları haber nedeniyle önce gözaltına alınan sonra tutuklanan Mustafa Balcı, Şaban Sevinç, bir sosyal medya mesajı nedeniyle tutuklanan Ali Tarakçı ve ev hapsinde bulunan İsmail Saymaz tüm alanlarda tek tek anons edildi ve özgürlük sloganları atıldı!
Bu arkadaşlarımıza yüklenen suçlama ise acıklıydı doğrusu:
- Gerçekleri yazmak!
Halbuki “Bana ne kardeşim, her koyun kendi bacağından asılır” deselerdi, güç odaklarına güzellemeler yazsalardı, katıldıkları eğlenceleri, konuk oldukları masaları şöyle afili şekilde anlatsalardı ya da daha iyisi fon işlerine girip köşe dönmece oynayıp, çok sıkıştıklarında kazandıkları parayı gösterilen hesaba yatırıp, yani yıkanıp paklanıp tertemiz şekilde ‘gazeteciliğe’ devam etselerdi baş tacı olabilirlerdi!
- Tenezzül meselesi tabii!
Öyle olmadıkları için, gerçeğin peşinde oldukları, haber yaptıkları, yazı yazdıkları için on binler onları bağrına basıyor, hançerelerini parçalayarak haykırıyorlardı:
- Özgür basın yoksa toplum tutsaktır!
Hepsini yüreğimin tüm sıcaklığı ile kucaklıyor, selamlıyorum…
Sütten çıkmış ak kaşık!
Fon kepazeliğinin geldiği noktaya bakın!
Asrın soygunu olarak da tarihe geçen vurgunda günler, haftalar boyu, kimsenin kavrayamadığı bir dolu açıklama yaptılar, “Hesap sorulacak”, “Bedelini ödeyecekler” türünden büyük büyük laflar ettiler…
Sonuç? İşin ucu geldi, bir hesap numarasında takılıp kaldı! Fonlardan milyarları indiren güzide isimler, Fatma Betül Sayan Kaya’nın yaptığı gibi aynı yolu izlediler, cebe attıkları parayı (artık ne kadarını bilemem) devletin açtığı hesaba yatırarak pirüpak oluverdiler! Bu duruma bir isim bile yakıştırılmış:
- Kurtuluş kapısı!
İnsanlar apışmış kalmış, “Vay be bu kadar kolay mıydı?” diye sora dursun, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın dahi fona hem de 2 milyar liracık yatırdığı ortaya çıktı, iyi mi! Ben söylemiyorum, kendileri açıkladı hiç sıkılmadan!
Türkiye Diyanet Vakfı’nın şu açıklamasına bakın:
-
Vakıf eliyle ‘faiz dışı’ bir fona para yatırılmış, sonra çekilmiş ve zarar edilmemiş!
Burada dikkat, fonun ‘faiz dışı’ olmasına ve zarar edilmemesine çekilmiş! Adama sorarlar, faiz almayacaktın da ‘kâr payı mı’ alacaktın? Hangi tüyo ile ne zaman çektin parayı? Sen el âlemi bu denli saf mı belledin?