"..Bugün 103 yaşında olan Cumhuriyetimizin aydınlanma tarihinden söz etmek istiyorum sizlere… Mesela, 1922 ve 1928’e götürmek isterim sizleri"

Bugün 103 yaşında olan Cumhuriyetimizin aydınlanma tarihinden söz etmek istiyorum sizlere…

Mesela, 1922 ve 1928’e götürmek isterim sizleri…

Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza dek saygın ve çağdaş bir ülke olarak yaşaması için yapılan iki temel devrimin unutulmaz tarihleridir bunlar… Ve ikisinin tarihi de aynı güne rastlar: 1 Kasım!

-1 Kasım 1922’de, yani cumhuriyetin ilanından bir yıl önce, saltanat lağvedildi!

Cumhuriyetin önünün açılabilmesi açısından bu atılım şarttı… Çünkü barış görüşmelerine hazırlanan Türkiye’nin altı daha o günlerde bir yandan özellikle İngiltere tarafından oyulmak isteniyor, İstanbul’daki Halife/Padişah Vahdettin’de elinden geldiğince buna çanak tutmaya çalışıyordu. Büyük Devrimci zamanı geldiğinin bilincinde harekete geçti... O gün saltanat yanlıları Meclis’te görüşmeleri kilitlemek için şeytanın aklına gelmeyecek numaralar yapıyor, başarılı da oluyorlardı!

Mustafa Kemal Paşa baktı ki iş iyice çıkmaza giriyor, söz istedi, önündeki sıranın üstüne çıktı ve tarihe kazınacak şu konuşmayı yaptı:

-Efendiler, egemenliği hiç kimse, hiç kimseye bilimin gereğidir diye, görüşmeyle, tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğulları, zorla Türk ulusunun egemenliğine el koymuşlardı. Bu yolsuzluklarını altı yüzyıldan beri sürdürmüşlerdi. Şimdi de Türk ulusu bu saldırganlara “artık yeter” diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliğini kendi eline almış bulunuyor. Söz konusu olan, ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız meselesi değildir. Sorun, olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu ne olursa olsun yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes sorunu doğal bulursa, sanırım ki uygun olur. Yoksa yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama ihtimal bazı kafalar kesilecektir!

Bu konuşmanın ardından Ankara Milletvekili Hoca Mustafa Efendi “Bağışlayınız efendim; biz meseleyi başka bakımdan ele almıştık. Açıklamalarınızdan aydınlandık” dedi.

-Aynı gün saltanatın kaldırılması oybirliği ile onaylandı!

17 Kasım gecesi ise Padişah Vahdettin İngiliz Malaya Zırhlısı ile ülkesinden kaçacaktı, Osmanlı tarihe karışmıştı!

O kahramanlara layık olmak!

1 Kasım 1928’de ise Türk milletini Arapça ve Farsça prangasından kurtaracak Harf Devrimi yapıldı!

Ardından hemen ülkenin dört bir yanında Millet Mektepleri açıldı… O tarihe kadar toplumun yalnızca yüzde 7’si Osmanlı alfabesini okuyup yazabiliyordu. Bunların çoğunluğu da azınlıklardı! Kadınların ise yalnızca binde 24’ü okuryazardı!

Devrimden yalnızca 6 yıl kadar sonra, 1935’lere gelindiğinde yalnızca okuryazar değil, lise, üniversite öğrencilerinin de bulunduğu 16 milyonluk ülkede yeni Türk alfabesi çağdaşlığın yolunu açmıştı! Darülfünun İstanbul Üniversitesi olmuş, açılan okullara on binlerce öğrenci kaydolmuş, yurt dışına devlet organizasyonuyla çok sayıda öğrenci gönderilmeye başlanmıştı,

-İşte o öğrenciler okuyup, öğrenecek, yurduna dönecek ve ülkenin inşa edilmesi seferberliğinde çok önemli roller üstleneceklerdi…

Şimdi 4 yıl kadar geriye, 3 Kasım 1924’e dönelim… Bu tarih çok önemlidir; bir gün içinde halifelik lağvedilmiş, Öğretim Birliği Yasası kabul edilmiş, Şeriye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştu…

Ayrıca Şeriye Mahkemeleri, Şeyhülislamlık makamı ve Şeriat Hukuku okulu da kaldırılmıştı!

Bu çok büyük bir devrimdi, çünkü laik yönetim için dev bir adım atılmış, Ulusal Egemenlik pekiştirilmiş, emperyalist güçlerin halifelik üzerinden Türkiye’nin içişlerine karışması önlenmiş ve tabii ümmetçi toplum anlayışından milliyetçi toplum anlayışına büyük bir sıçrayış sağlanmıştı!

Okurken çok kolay gibi geliyor değil mi? Tam tersine, çok zor hatta zaman zaman imkânsıza yakındı! Tüm dünyanın gözü üzerimizdeydi… Hatta büyük devletler elçiliklerini 1928’e kadar Ankara’ya taşımamış, Türkiye Cumhuriyeti’nin çökeceğinden emin beklemişlerdi!

Bunların içerdeki uşaklarını da hesaba katarsanız, o kahramanlar yıllarca en büyük zorluklara göğüs gerip “Kan kusup, kızılcık şerbeti içtim” diyerek ve de taş taş üstüne koyup inşa ettiler Cumhuriyeti!

Artık sıra bizde! O kahramanların “altın tepsi” içinde sundukları Cumhuriyetimizi, kaldığı yerden inşaya devam etmek, çocuklarımıza torunlarımıza, o kahraman büyüklerimize yakışır bir memleket bırakmak görevimiz, namus borcumuz…

Aradaki ihanetleri, yıkıcılıkları telafi edebiliriz. Önemli olan nokta şu:

-Namussuzlardan daha cesaretli, özverili olabilecek miyiz?

İşte yaşamsal mesele bu!